25.2.07

AYNAYA BAKARKEN

gomlegimdeki sararmis BEYAZLIK
yuzumde inatla yesillenen sert SAKALLARIM
ve bir mart ayi bir sokak kedisinin tuylerini andiran SAÇLARIM
herseye ragmen
soylu bir ruhun goruntulerisiniz
hadi yine iyisiniz

18.2.07

Ben ve evim olsun hayallerim

Tavana yakın pencereler yapalım üstad, boyumu aşsın yükseklikleri. Beni kimse görmesin öyle haberim olmadan, ben de istemediğimde birilerini görmeyeyim. Evin bacasını çok çok uzun yapmalısın. Neden dersen; dumanım şehre karışsın istemiyorum üstad, mümkünse atmosferin de dışına bırakalım külleri, hem belki bir kaç uzaylı leylek yuva yapar ilkokul çocuklarının resim defterlerine.
Kocaman bir yatağım var benim, işte bu yüzden yatak odası en azından o yatak kadar büyük olmalı. Kapıyı açınca hemen yatak başlasın mesela. Üzerimi çıkarmaya kalmasın yerim, sevmem değişmeyi elbiseleri. Mutfak mı dedin üstad? Mutfağı geçelim, çünkü o başka birini seviyor. O yoksa mutfak da yok, yemek de yok, kirli bulaşıklar da yok, mutfak olmasa da olur be üstad, geçelim mutfağı. Sonra bir salon olmalı, duvarlarını kitaplarla kaplamalıyım, sadece kitaplarla mı? İrili ufaklı dostlarım da kaplamalı salonun boşluklarını. Ellerinde sigaraları kahveleriyle sohbetler etmeliler, çekirdekler çitlenmeli, dedikodular yapılmalı, iskambil kağıtları, tavlalar, satranç tahtaları adım atacak yer bırakmamalı. Kalabalığı seviyorum üstad, insan yaşadığına fazlaca inanıyor, kötü şeyleri unutuyor. İnsan kalabalıklar da zor ölüyor olmalı, bu yüzden severim kalabalıkları. İşte tam şu çöplüğe bakan kısımda bir de balkon olmalı üstad, ama mümkünse bu balkon o pencerelerden de yüksekte olmalı. Bir gün kalabalıktan sıkılırsam alırım kahvemi çıkarım diye düşünüyorum, çöplüğe bakarım, sevişmekten, tepinmekten bok içinde kalmış kediler görürüm. Önce tükürüklerim, sonra gözyaşlarım intihar eder üstad, daha sonrası ise bir benoluşun ilanıdır. Evet üstad tüm bu ev, bu kalabalıklar, bu gözyaşları, bu başkalarına aşık kadınlar sevme alışkanlığım, hep o benoluşlara giden kıvrımlı yollardır.
Sonra küçük bir çöp tenekesine sığacak bir atlayış yapmalıyım üstad, bir cambaz gibi...
Üzerimde kediler sevişmeli, kirletmeliler tüylerini ve en çok da beyaz kediler kirlenir üstad, bir sokak kedisi asla ama asla beyaz olmamalıdır.

16.2.07

arızalı masal

Kulenin kapısını açtığımda karşıma çıkan vadinin yeşili, bir düş sevgilisinin kocaman gözleri gibi alımlıydı ama belliydi ki bu kaderle hiç bir yeşile kavuşmak mümkün değildi.
Ellerimi ve ağzımı sonsuza kadar açtım ve bağırdım yırtınırcasına; küsmek istiyorum diye bağırdım; alınmak istiyorum, hayır demek istiyorum, sevmeyebilmek istiyorum. Uzak kalabilmek, nefret edebilmek, temkinli olabilmek, her gördüğüm ışığa atlayan bir sazan gibi olmamak istiyorum diye bağırdım, bağırdım, bağırdım.

Bu yüksekçe kuleden bağırışlarımı takip etmek pek zor olmuyordu, herkese duyurabilmiş miydim yine de emin değildim. Özellikle o yeşil gözlü küçük canavar duymalıydı, ama bu düşüncelerle cebelleşirken ben, işte o yine gelmişti uzun bacaklı zindanımın dibine, alıştığı gibi saçlarımı boşluğa bıraktım bana gelmesi için ve tam o tırmanırken makasla kestim kafamı ense kökümden...

13.2.07

unutmabeni kusmukları

küçük şeylere aşık oluyorum anne.

11.2.07

gönlümdeki köşk olmasa

insan önce kendini sever, hemen sonra böcekleri sevmelidir ve eşeklerin bile bir ruhu olduğunu unutmamalıdır.

ona sanat yapabileceği bir şey aldım; bir çakı, onunla tahtaları oyabilir, hatta çok istediği müzik aletlerini kendisi yapabilirdi.

çakıyı kullanmak zor, kardeşime nazlıya güzel bir kuş yapacağım ilk olarak, kim bilir belki severim ben de bu işi.

anne bak, abim yapmış benim için, güvercinmiş bu, bir kuş. tahtadan ama, abim ağaçlarında ruhu vardır diyor. bakalım bekliyoruz.

nazlı evin çatısına dayalı unuttuğum merdivenin üstünde beyaz bir güvercin görüyor, kendi tahta kuşunu bu güvercine gösterecek, al bak bu da senin cansız halin diyecek belki.

düşünce neler hisseder bir beden, ölünce felan nolur tam olarak.

2.2.07

aşkın elleri gayet küçüktür

Masmavi görünmesine rağmen aslında bir rengi olmadığına emin olduğum bir gökyüzü üzerimde, oramda buramda çokçası sigara içmekte olan bir insan kalabalığı, karşımda deniz kıyısına kurulmuş ulu camiler ve onların efsunlu minareleri, solumda bir tablo gibi şehrin duvarına asılmış topkapı sarayı ve dahası bir kolye gibi istanbulun boynuna asılmış köprüler ve o köprülerin ağırlığına hiç aldırmadan sanat yaşamına devam eden eşsiz boğaz manzarası... Tam yanımda ise bir kaç saattir beraberce yürüdüğümüz iki arkadaşım vardı. Ağladığımı nasıl olduysa benden önce onlar fark etmişlerdi. Ne oldu, neyin var, diye sormaya başladıklarında durumumu yeni yeni anlıyordum. Engellemeye çalıştım, ama bir anda kesilmiyormuş o yağmurlar. Cebimden bir kağıt mendil çıkarıp, iyice kurulandım. Tamam bir şey yok devam edelim yürümeye dedim, sakince... O gün, beni ağlatan şey her neydiyse inan bilmiyorum, ama en son o gün ağladım. Dur bir daha düşüneyim, evet evet, en son o gündü.

Anladım, dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Anladım, ama bu iyi değil dedi. Ellerini omuzlarımdan çekti, oysa ben hep orada durmasını isterdim. Ne yani çokça ağlasam daha mı iyi dedim. Yoo, ağlamak daha iyi demek istemiyorum ama, bu en son ağladım dediğin gün çok önceleriydi, değil mi? Evet, beş altı sene olmuştu. Daha şaşkın bir ifade takındı, altı yıl gerçekten fazla gelmişti galiba. Ben neredeyse her gün ağlarım biliyor musun, dedi. Her gün ağlayışının bir nedeni vardı elbette ve işte anlatıyordu büyük bir heyecanla. Anlatırken, cümlelerinin ne kadar basit ve kısa cümleler olduğunu farkediyordunuz hemen. Onun sadece kelimelerini değil, yüzünü dudaklarını, ellerini hatta ağzından çıkan güzelim su damlacıklarını (tükürük) de takip ediyordum. Mutluluk gibi bir şeyler hissettiğimi farkettim o an. Bu, bana hep böyle birdenbire olurdu zaten. Sonra sebebini arar dururdum. O ankinin sebebi neydi peki? Yeni birini tanımak, onun hayatında olduğunu düşünmenin kulağa gayet güzel gelmesi mi? Artık başkası değil o benim için diyebilmek belki de sadece. Peki, bu mutlu eder miydi hep?

Hikayesini anlatmayı bitirmişti, bilmiyorum dağılmıştım ben, belki de yarım bırakmıştı. Bir kaç adım ilerimde adeta dans ederek yürüyordu. Ona yetişmek için çabalamadım. O an Haliç'e doğru bakmak istedim büyük bir istekle. Galata Köprüsü'nün parmaklıklarından sallandırdım el işi çantamı bir o yana bir bu yana ve güneşin vedasını izlemeye daldım. Göz kapaklarımdan içeri bir hain gibi sokulan o sinek olmasaydı, izlemeye daha da devam edecektim. Ama şimdi bu davetsiz misafirle uğraşmalıydım. Ovuşturdukça, gözlerim daha çok yanıyor ve acıyordu; ama hala içindeki cesedi çıkaramamıştım. O an, aşkın o küçücük ellerini omuzlarımda hissettim. Kafamı çevirdim, tek gözümle ona baktım. Beni bu halde gördüğüne şaşırmıştı. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun, neye üzüldün ki şimdi, diye art arda yağdırmaya başladı soruları. Hayır ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı sadece dedim, ama beni dinlemedi bile. O, bana işte tam bu sıralarda aşık oluyordu. Bunu küçük kırmızı bir deniz gibi durmadan dalgalanan dudaklarından anlayabilirdiniz. Dudaklarıyla, gözlerime dokunduğunda, tüm o acının yerini bir ferahlık almıştı. Gözlerinin, ıslak hali de çok hoşuma gitmişti. İşte ben, bir sineğin cansız bedeninde belki de yeni bir hayat bulduğum o gün, ona aşık olmuştum. Ve bu en son aşık olduğum gündü...

23.1.07

bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden

Çok küçük yaşlardan beri sık sık hastanelere taşıdım bu işe yaramaz bedenimi. 6 yaşımdayken zatüreye dönmesine ramak kalan bronşit neredeyse bizi çok erken emekliye ayıracaktı; ama fleming sağolsun, onun bulduğu penisilinle iyileşebilmiş defolu da olsa hayata devam edebilmiştim. Hastalık tarihim boyunca çok farklı hemşireler ya da kimi zaman iğneci ablalar, teyzeler gördüm, onlar da benim kaba tabirle amiyane yerlerimi gördüler. (ya da tam tersi neyse) İlginç olan bir durum vardı; iğne aynı iğne, ilaç aynı ilaçtı; ama kişiden kişiye değişen bir şey vardı ki, o da benim popomun çektiği acının şiddeti. İşte bu vesileyle Adile Teyze'ye değinmek gerekiyor, değinelim o zaman. Adile Teyze tesadüfe bakın ki gerçekten de mükemmel bir "adilenaşitinsanı" idi. Onun yanına iğne yemeye gittiğimde hiç bir acı hissetmeyeceğimi bilirdim. Anneme, Adile Teyze nasıl oluyor da acıtmadan yapıyor bu işi, diye sorduğumda; annem hayatımın sonraki kısımlarında çeşitli vesilelerle defalarca duyacağım bir şey söylemişti: ADİLE'NİN ELİ HAFİFTİR OĞLUM. Evet gerçekten de durum böyle bir durum olmalıydı. Adile'nin eli hafifti ya da sihirli. Adile Teyzeyi sırf bu yüzden çok sevmiştim ve hala unutmam. Abartmıyorum hasta olsam da iğne yemeye adile teyzeye gitsem diye düşündüğümü de bilirim o zamanlar. Çocuk işte, mal olabiliyor.
Bilen biri gelsin beni sevsin demiştim yıllar önce, bu bir basın bildirisii gibiydi benim için. Bu, şu demek oluyordu: Ben kendimi yeterince savunmasız hissediyorum ve bağışıklık sistemimi çok zorda kalmadıkça size karşı kullanmayacağım, gelin de beni bir güzel hasta edin, yatak döşek, salya sümük. Aşk tedavisi mümkün bir hastalık mıdır, bunu çözmek romantiklerin işi. Benim derdim şuydu: Ben sevmeyi bilmediğime emindim, ve karşıma öyle biri çıksın istiyordum ki; hem bana sevmeyi öğretsin hem de beni işini bilerek sevsin. Soğuk bir İstanbul mekanında, buz gibi esen rüzgara, tipiye, kara aldırmadan bir uzun yürüyüşe çıkmaya karar veriyordum. İstanbul'dan Ankara mekanına kadar bir yürüyüş. Hasta olmak kaçınılmaz değil mi? Ölüm de hiç zor bir ihtimal değil, ama hasta olma amacıyla yoldasınız ve ölüm durumuna düşerseniz kendinizi garantiye alacak çareler de kurarsınız kafanızda. Belki bir kaç penisilin...
Bir sevgilinin ağırlığı yaklaşık olarak 45-50 kilogram arasıdır Adile Teyze.
Sevgili hayatı çizen kişiye denir Adile Teyze.
Bir sevgilinin çizdiği yer bazen bir dünyanın yüzölçümü kadardır.
ve bazen sevgililerin eli çok ağır olabiliyor Adile Teyze.
Senin elin hafifti seni unutmadık, peki bu sevgiliye ne yapmalı, unutmalı mı onu?
Haklısın Adile Teyze, şimdiden tüm sevgilileri uyarmalı.
onlara demeli ki;
Bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden.

16.1.07

sui generis

yırtık kadife bir pantolon, üç tekerli bisikletten iki tekerliye geçemeyiş, kanın hayatta ne kadar önemli olacağını anlama ve kan kokusu ve kan akışının ferahlatıcılığı ve nihayetinde kan tutan bir adam oluveriş, istediği an istediği yerini kanatabilme özelliği, dizlerin yüze dayandığı anların giderek arttığı bir ergenlik dönemi, çalışan ebeveynler; özellikle çalışan anne, zayıf yaratılmış bir akciğer, sürekli bir göğüs ağrısı, hastalık yaratabilmede üstün beceri, kadınları anlamak için hiç uğraşmamanın yarattığı hafif yenilgiler ve bir adet ağır yenilgi, kadınların sürekli galip geldiklerini farketme, kadınları anlamak için uğraşmanın gereksizliğini kavrayış, en azından yeni yenilgilere hazırlıklı olmanın verdiği su serpicilik, zayıf saç kökleri, stresli uzun süren üniversite yılları, sol, insancılık, eldekini kurtarmak için yapacak bir şey kalmadığında mutlaka bir yeninin ortaya çıkışı ve bunun verdiği rahatlık, sürekli bir iç hesaplaşma, sürekli bir iç konuşma, sürekli bir iç arayış, ve bu yüzden hep daha çok ağrı, hep daha çok acı, kolayca güvenebilme, ama denize güvenemeyiş, yüzmeyi beceremeyiş, denize sadece bakabilme ama içine girememe, ayaklarını yerden kesememe, hemen sendeleme, panikleme, panikleme, fazlaca panikleme, evham, hastalık hastalığı, ölüm korkusu, ölmek korkusu, sıkça ölüm anının hayali, böyle yaşanamayacığının bilinmesine rağmen ısrarla ölüm anını hayal ediş, kalbin duruş anı, bir kurşunun deriyi deliş anı, bir dişin karın boşluğuna geçirilişi, bir çok kadınla iyi anlaşabilme, ama yine de sürekli bir ilişki koparma bitirme iç güdüsü, karşı cinse iyi olduğunu değil daha çok işe yaramaz olduğunu anlatma eğilimi, fazlaca dürüstlük, bu yüzden sık yaşanan hüsran. fazlaca göğüs ağrısı, siyah bir yüzük, keçi bir sakal, işte hepsi bu kadar.

12.1.07

Ssıkkkkıntıııı

Bende insanların sinirine dokunan bir gariplik var. (alnıma yazılı)
Oğuz ATAY
Tehlikeli Oyunlar


Yatağımdayım, odamdayım, evimdeyim, sokak kapısını açmayacağıma eminsiniz, evden dışarı adımımı atmayacağıma, odadan çıkıp su almaya bile gitmeyeceğime, bu yataktan çıkmayacağıma, kapıyı... Tamam sus. Ama orada bir tümsek oluşturdum sanki, ya da iç bükey bir şey, bir ayna. Ne diyorsun yine sen, iç bükey ne demek? Odadan başlıyor, yine odaya dönüyor, onu diyorum. Kısırdöndü diyorlar ona. (:)) Gülüyorsun yine. Kısır yemeyeli ne uzun zaman oldu değil mi? Evet. En son Döngü Yenge yapmıştı. Döngü değil kör olasıca Döndü. Gülme... Dolmuşun dikiz aynasına asılı geldim bugün, öyle sıkış tıkıştı ki... Yine anlatacak bir şey bulamıyor ve minibüs hikayelerine başlıyorsun: Tüm teyzeler bisssmillahi... diyerek biniyorlarmış minibüse de, yaşlılara yer vermemek için uyur taklidi yapıyormuşsun da, bir keresinde şoföre senden çok daha yakın olmasına rağmen kızın biri taa arkada duran sana "şunu şoföre uzatır mısınız beyefendiciğim" demiş de (bunun bir asılma vakası olduğuna inanman çok saçma geliyor bana hala), sonra yine bir keresinde adamın biri aynaya asılı... Bunu daha şimdicek anlattım, adamın biri dediğin de benim. Tüm gün evdeydin oysa, ayna, minibüs... Tam 20 gün ve 4 yıldır yatağın içindeydi, ve bağdaş kurmuş oturuyordu kirli ve ter kokan döşeğinin üzerinde. Acaba kokuyor muydum, ondan mı kaçıyorlardı benden? Koltuk altlarım ağrıyordu benim çocukluktan beri, ondan çekinirdim hep traş etmeye, halbuki bir parföm kullansan bunların hiç biri olmayacaktı. Yok artık, sırf bu yüzden mi bu haldeyiz? Saçmalıyorsun. En son dışarı çıktığımda hava pek terlemeye müsait değildi. Hava terler mi hiç. Terletmeye değildi. Sen hep terlersin, bırak havaya suya bok atmayı. Parföm kullansaydım demek... Saçmalama. Kapı felan çalmayacak ve sen bunu bilmene rağmen gözünü kulağını hep kapıda tutuyorsun. Döngü yenge olsa açardı kapıyı, döndü lanet... Sonra kapı gene kapanır, sonra gene açılır; kapıyı açar mısınız şoför bey inecek var. Işıkları geçeyim müsait bir yerde açarım. Kapı açılıyor, 90 derecelik bir açıyla açılıyor. Kapanırken açıyla değil de gıcırtıyla kapanıyor, 360 derecelik gıcırtılar. 360 derece, kısır döngü gibi bir şey oluyor. Döndü Yenge'nin hiç çocuğu olmadı, kısır değildi gerçi ama sonuç aynıydı. 40 gün mü oldu dışarı çıkmayalı, ne önemi var günün sonuç aynı işte, dışarı çıkılmıyor. Sen dışarı çıkmayınca kimsenin dışarı çıktığı felan da olmuyor. Sırf ben dışarı çıkmıyorum diye herkes eve hapsoluyor ama bu haksızlık. Peki ya o dolmuşlar, saçmalıyorsun yine. Kimse dışarı çıkmasaydı minibüsler dolmuşlar neden sabah akşam mekik dokusunlardı. Sonra bana asılan o kız kesinlikle dışarıdaydı. Eminim, çünkü ayakkabıları vardı, biraz kum biraz toprak, biraz da parlak, hepimiz gibi ayakkabıları vardı. Kimileri evde de ayakkabı giyiyor ama. Gregor yavaş yavaş yatağından doğruldu. Kitap mı okuyorsun yine. Evet bir böceğin insana dönüşmesini anlatıyor. Ben olsam tam tersini yazardım. O da tam tersini yazmış zaten. Yine bir kısırlık var o zaman. Evet yine bir kısırlık. Yalnız kalışımızın sebebini açıklamaya çalışıyor bu böcek bize galiba, değil mi gregor? Duymaz seni, işittiği felan da yok çünkü artık bir böcek değil o. Böcekken konuşamazsın insanken de duyamazsın, en temel farkları budur. Şoför bey müsait bir yer bulamıyor musunuz, inmem lazım zira işe geç kalıyorum. İyi de sen işten gelmiyor musun zaten dedi güzel kız. Asılıyordu. Dikiz aynasına asılıydım. Siz yine de müsait olunca haber verin olmaz mı? Şu kaldırım müsaitti aslında, ama nedense indirmediniz. İnmeyiniz beyefendiciğim. Şoför Bey bizim yatağın oradan da geçiyor muydu bu dolmuş. En iyisi mi siz beni yatağıma kadar götürün. Bizi götürün. Zil mi çaldı sanki, Döndü Yenge kısır getirmiştir, aç kapıyı şoför bey...

11.1.07

arızalı hikayeler (2)

yazılmamış hiç bir şey yok galiba yoksa sen eminim o yazılmayanı bulabilirdin. beni çok önemsiyorsun gibi geliyor. yoo hayır seni önemsemiyorum hem yazı yazmanın neresi önemli. beni önemsememen de aptalca değil mi. neden sevgilin olduğum için mi? evet sevgilimin beni önemsemesi lazım gibi geliyor bana. haklısın ama önemsemiyorum seni. evet geçen gün beraber yürürken birden yolun karşısına geçmenden anlamalıydım bunu. daha başka şeylerden de anlayabilirdin. mesela. mesela duvarımda senin resmin yok. haklısın şu piçin resmi gözlerimin içine bakıyor sürekli, ama ben hiç bir soktuğum duvarda asılı değilim. şimdi seni somutlaştıramıyorum dememin hiç bir anlamı kalmayacak, çünkü sen o salak çerçevenin içindeki bir ölüyü hazmedemiyorsun. senin benden başkasını gözlemeni dinlemeni düşünmeni hazmedemiyorum doğru. seni bekledim yıllarca, senin için çocukluğumdan vazgeçmeye razı oldum, seninle yattım, sana verdim ulan hala neyi hazmedemiyorsun. sen hastasın. sen hastasın. ( kişi karmaşası yok ikisi de hasta) bir de çocuk getirdik dünyaya sanırım o hastalığın kendisi olmaya aday. lanet olsun, hadi kalk birimizden birinin ölmesi gerekiyor. haklısın galiba. önce tespit etmemiz gerekiyor. hakkaniyet mi arayacağız. yoo hayır. bildiğin rus ruleti yani. evet. çevir o zaman. çeviriyorum. bak nasıl da hızlı dönüyor yavşak. nerede duracak. durmuyor deniz. durmuyor evet. neden durmuyor. karşısında duracak öldürecek bir beden bulamıyor galiba. o zaman şu resme ateş edelim. olur. biz birbirimizi çok mu seviyoruz deniz. galiba öyle canım.

10.1.07

huzur

Balık avı sürüp gitmekte köprü üzerinde, kimisi oltalarını hazırlamada hala. Kafamı bir saniye kaldırıp saraya doğru bakıyorum, nemli bir boğaz rüzgarı gözlerimi yaşartıyor. Elimde cıgaram, kafamda püsküllü şapkam ve yine sapsarı kesildiğine emin olduğum yüzüm. Bir balıkçı gibi giyindiğimi fark ediyorum. Balıklar, bu akşam şu sarı saçlı çocuğun karın tokluğuna ilaç; yahut günah çıkaran bir rahibi andıran bir rakı masasına meze olmak üzereler. Sudan çıkmış balıklar işte bunlar. Yüzlerce, binlerce insan işte bunlar. Bu kadar insan; bu kadar balık; nerden gelir nereye gider? Galata Köprüsü’nün üstü altı duman altı ve ben dumanın üstündeyim. bayanlar baylar içmekteler tütünleri, silkelemekteler külleri. Bu kadar kül nereye giderse, bu kadar insan da oraya gider…
Az ileride bir ihtiyar; göz kapakları kıpkırmızı kesilmiş. Belli ki geceyi uyuyarak geçirebilen çoğunluktan değil. Yaşlılık nedir bilmem, ama uykuyla bir ilgisi olmalı.Bir müddet daha ihtiyara bakıyorum. Yatsam diyorum, yatsam şimdi ve sonra bir daha hiç kalkmasam…

7.1.07

tanımsız

Bazen, ama sadece bazen -o bazenler de çok küçük önemsiz zaman dilimlerini tanımlıyor- bir anlığına sadece ama, hani milyarda biri kadarlık bir parçasını düşünün bir saniyenin, bir saniyenizi dahi alamayan bir anlığına sadece, göz açıp kapasan o kadar kısa sürmez yani, işte o kadar kısa bir zamandan bahsediyorum bazen derken. Bazen, benim, birini şu dev sarı binanın arkasından kafasını çıkarmış bana gülerken gördüğüm oluyor. Ellerini de gördüğüm oluyor sanırım, ama belki de onlar elleri değildirler, anlayamadan kayboluyor. Sonra her defasında çıkıyorum o binanın tepesine, sonra iniyorum etrafını turluyorum tüm gün boyu. Gözlerimi sımsıkı açıyorum, gözlerimi kırptığım o küçücük zaman dilimine denk gelir de onu göremezsem diye çok korkuyorum, rahatsız huzursuz oluyorum, sırf bu yüzden küçük mandallar takıyorum göz kapaklarıma. Biri işte, çirkin saçları sanki yok kadar var, görebildiğim herşey bu kadar...

28.12.06

arızalı hikayeler

Aceleyle çantamdan çıkardığım belgeleri posta memuruna uzattım. Memur hiç acele etmeye gerek yok gibilerinden bir bakış attı öncelikli muhattap olarak bana ve sonra tüm diğer tezcanlı kuyruk insanlarına. "Burda kız adı yazıyor gönderen olarak ama sen erkeksin", diye girdi lafa birden. Ağır ağır ve bastırarak söylemişti özellikle "erkeksin" sözünü, özellikle yaptığı çok belliydi, alay etmek için. Bunu oradaki tüm diğerleri de farketmişti, şimdi herkes bana bakıyordu. "Bu tavrınızın sebebi nedir, sadece gerektiği kadar hızlı davrandığım için mi benimle eğleniyorsunuz" demedim. "Ablam o", dedim. Gereksiz bir adama gereksiz açıklamalar yapamazdım, ki en gereklilerine bile pek fazla açıklama yapmıyordum zaten. Ablam asker bekliyordu, ona yazıyordu ve dışarı çıkma bahanem olsun diye de bana yollatıyordu, bu özenle yazılmış şirin mektupları. Tek dışarı çıkma bahanem bu değildi elbet. Her perşembe, dedemin mezarını ziyarete giderdim. Ölümünün üzerinden 36 yıl geçmiş dedemin mezarını, benim var olmamdan 12 yıl önce yokluğa göç etmiş dedemin mezarını, ama her gidişimde beni büyük bir iç huzurla haliç sahillerine sallandıran dedemin mezarını... O gün ise, ( o gün bir posta memurunu öldürdüm ) -posta atmak için çıktığım gün yani- zaten perşembeydi ve ben önce dedemi ziyaret etmek için yüzlerce beyaz mermer arasından siyah mermerli hedefime yöneldim. Yukarı doğru attığım her adım beni hep daha mutlu ederdi bu yönelmelerim sırasında. Yol kıvrımlı olduğundan ve kıç kıça dizilmiş mezarlar yüzünden, kimi yerlerde yatay hareket etmem ve hatta aşağı doğru bir kaç adım atmam gerektiğindeyse bu yolu yapan mühendisin diplomasına lanet ederdim.
O gün dedemin yanına daha hızlı çıkmak zorundaydım, çünkü postanenin öğle tatiline az kalmıştı. Bu yüzden her zaman yaptığım gibi sigara içemiyordum, çünkü gerçekten de nefes almak zor oluyordu koştura koştura sigara içerken. -Belki de gerilişim tam da bu sıralarda başlıyordu- Bunca beyazlığın arasında o parlak siyahlığıyla huzur kaynağım gözlerimin önündeydi. Ona doğru attığım her adımda kanım hızlanır, gözlerim de bir kaç sıkıntılı yaş peydahlanır ve doğmadan yine oralarda bir yerde kururlardı. İki elimle boynuna sarıldım, gözleri yaşarmıştı. Tüm diğer mektuplarla beraber, ablamın mektubunun da bulunduğu küçük boyutlarda -ama ağır olduğu mutlak- bir karton kutuyla beni engellemeye çalışıyordu, ve tam sol kulağımın altına gelen bir darbe canımı basbayağı acıtmıştı. Ben o gün, o memuru öldürmeseydim, ablam o askeri beklemeye devam edecekti ve belki de evleneceklerdi. ( oysa onlar zaten evlenmemişler miydi). 10 kuruşa aldığım mumu paltomun cebinden çıkarıyorum ve kabirin kafa taşının tam dibinde açtığım çukura gömüyorum. Kibriti çakıyorum, önce sigaram yanıyor sonra mum. Eğer böyle uyursam burada, biliyorum ki her şey düzelecek. ( uyumadan sigaranı söndür, yoksa yastığın çarşafın yatağın tutuşacak )

8.12.06

kadavra (2)

hayır öyle değil dedikçe ben, sen başka başka sorularla devam edeceksin düşünmeye. Sen düşünmeye devam ettikçe - tazeleyen şelalelerin altında, acı çekmekten hoşnut görünene kadar devam ettikçe- ben sana - yalan da olsa doğru da olsa- öyle değil diyeceğim. Çünkü dürüstlük bunu gerektirir. Çünkü hiç birimiz doğru nedir bilmiyoruz. Parmak aralarımı açık bırakıyorum. Akşam geç gelirsen sessizce sok tüm parmaklarını içime, hasta bir köpeğin ılık nefesi gibi. Süzülen herşey rahatsız edicidir çünkü. Umrunda değil biliyorum, bu kadar inkar, bu dürüstlük budalası tavırlar.
Seni sonsuza dek ıslatıp yenilemek ellerimde olsaydı bunu yapar mıydım diye sormuştum. Yapardın demiştin. Evet, sonra iki ruhumun arasına çektiğim çamaşır iplerine asıp bırakırdım seni güneşin şefkatli gülüşlerine. Böylece o ıslak farelerden bir farkımız olurdu. Ama senin sanıların bizi topal bir çingeneye dönüştürdü. Bu sağaltıcı, bu arşa çıkarıcı müziğe çok fazla eşlik edemiyoruz ki hep bu yüzdendir ancak kırık ayaklı masalarla postal beyinli iktidarlara karşı çıkabilişimiz. Olsun demek istiyorum senin de olsun demeni istercesine. Elimi hiç bir yerine değdirmeden içine dokunuyorum ve karın boşluğuna bir gelecek bırakıyorum, şimdi ordan bir piç peydahlanmalıdır ve bu arşa çıkan müziğe bütün ruhları ve ayaklarıyla eşlik etmelidir.
Bekle bizi Transilvanya...

2.12.06

Kadavra

Yaşam, ölümü siyaha boyamayı gerektirdi nedense, ve korkularımız binlerce cennet yarattı, sonra binlercesinin kapısını kilitledik yine kendi ellerimizle. Belki doğar doğmaz vurmalıydık kendimizi, yapmadık. Sonra başımız dönene kadar çevirdik bir silahı tahta bir masanın üzerinde, tek kurşun ölümü kırmızıya boyamaya yeterdi, onu da yapamadık. İşte şimdi, burda, önünüzdeyim. Kesin beni, değiştirin organlarımın yerlerini. Öyle değiştirin ki, tanrı bile koyamasın onları eski yerlerine. Bakın bana bozuyorum ezberini hayatı üfleyenin. Buz kesilmiş ellerimde sapsarı limonlar, damlatıyorum karanlığın kirli kaşığına. İçinizden en masum olanı ilk kibriti çaksın." Şimdi ben, gözlerinizin önünde ölümü beyaza boyuyorum, bembeyaza...

26.11.06

N sadece bir harf değildir.

Ne zamandan beri böylesin dedi? Yanına gittim, ellerini öptüm, sonra ayaklarını. Şaşırdı. Ne kadar düşüncelisin, çünkü, soru soranlar umursayanlardır, dedim. Yüzümü dizlerime dayadığım o günden beri böyleydim, biri gitse yanımdan yüzümü kapatacak bir şeyler arardım hep. Çok sonra dizlerimin bu iş için yaratıldığını fark ettim. Soruları bitmiyordu; neden sende sevdiğim şeylerin sayısı bu kadar artarken ben yine de senden kurtulmak istiyorum, dedi yüzüme bakmazken. Ellerimle kulaklarımı kapatmak istiyordum, ama yapmıyordum, onun sesinde, kelimelerinde kaybetmeye alışıyordum galiba. Sadece gözlerine bakabilseydim, böylece dinler gibi davranabilirdim. Ama olmuyor muydu? Ondan ne saklıyordum ki bu kadar utanıyordum? Kendime sorular soruyordum aynı anda. Meşguliyetim artarsa, içinde olduğum şeylerin dışına atabilirdim varlığımın en azından yüzde elli birlik hissesini. Ama, ne yazık ki onu dinlemediğimi anlamıştı. Beni dizlerimden ayırmak için var gücüyle çekiştirmeye başladı. Saçlarımın büyük bir kısmı onun ellerindeydi artık, ama başım hala dizlerimin arasında ve gözlerimin önünde karanlık içinde açılan kapılarla, gayet mutluydum. Ne zamandan beri böyle iki büklümdüm bilmiyorum. O gideli çok mu olmuştu? Göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydiler. İlk gördüğüm dizlerimin üzerine bıraktığı bir nottu;

Sen kulaklarını ve gözlerini kapadıkça koca bir tıpayla, benim içim suyla doluyordu. Ellerinle tüm boşluklarımı kapatabilirdin oysa, tek bir damla gözyaşı kaçsa buruşmuş çanaklarımdan boğulacaktın belki, bundan korkuyordun hep. Kendini içime hapsetseydin, orada mutlu olurdun biliyorum. Tek bir damlayla boğulacaktın ha? Bu yüzden hiç bakamadın gözlerime biliyorum ve ben bu yüzden hiç ağlayamadım senin yanında sen de bunu biliyorsun.

Kağıdın arkasını çevirdim, tüm sayfayı N harfleriyle doldurmuştu ve en alta da şöyle yazmıştı; N sadece bir harf değildir. Uzun uzun baktım bu sembole ve yazılı olanlara, N bendim. Başını dizlerine dayamış sessiz bir adam, tıpkı bu sessiz harf gibiydim. Ve beni var edebilecek son seslime de kulaklarımı tıkamıştım. Sonra kimse beni duymadı.

23.10.06

kirli mutfak

Banyoda, o bir türlü sevemediğim parlak iç çamaşırlarını buldum bu sabah. Hep sevdin, ardında izler bırakmayı. O meşhur kavgamızı hatırlıyorum. Bizi meşhur etmişti hani. Tüm apartmanın tanıdığı sorunlu insanlardan olmuştuk. Hani o sapkın ruhuna uyup, bileklerinde açtığın derin kesikler... Hani banyonun bembeyaz duvarlarına bulaşan kan lekeleri... Kaç kilo tuz ruhu harcadım temizlemek için. Şimdi de bu göz kamaştıran çamaşırların ruh burkucu parlaklığı. Yaldızlı izler bırakan salyangozları getirdin aklıma sabah sabah.
Bir şeyler değişmeli diye bağıran çırpınan insanları nedense derin derin düşünüyorum bu sabah. Sobada yanan çamaşırının çıkardığı parlak alevlerle içim geçiyor hafiften. Ateşe uzun uzun bakmaktan yorulmuş olan gözlerimi, duvarın soğuk beyazlığında dinlendiriyorum. Çayımı alıyorum, bir dudaklarıma götürüyorum, bir de tam kalbimin üzerine koyuyorum. Böylece tüm hücrelerim sıcak bir tavşan kanının tadına bakabiliyorlar. Surf sen yoksun diye pahalı sigaralar içiyorum bu sabah. Derin nefesler çeke çeke dans ediyorum odanın içinde. Yeni bir çay almak için mutfağa gidiyorum. Bir şeylerin değiştiğini fark ediyorum. Sen yoksun ve mutfak pis. Değişen daha bir çok şey olacağına emin oluyorum. Sigaramı mutfak tezgahında söndürüp, herşeyi biraz daha kirletiyorum.
Tuzlu bir gözyaşı, bir salyangozun tam üzerine düşüyor. Erimek gibi bir şey oluyor.

21.10.06

Ne yalan söyleyeyim

- Senin için ölmeyi bırak, ölümden dönmeyi bile göze alabileceğimi sanmıyorum. Ayrıca, ben ölümden dönebileceğime pek de inanmıyorum.
Bana, artık yolun sonu burası deseler; daha ileri gitmeye de, kaçmaya da mecalim kalmaz sanırım. Öylece çömelirim orta yere, cekirdeğimi alır, güzel güzel çitlerim. Çekirdek çitlemek, başlı başına bir kaçıştır zaten benim için. Mesela beni özledin mi diye sorsan bana, ben hemen başlarım çitlemeye, sorumluluklarım başımdan aşmışsa hop hemen eller cephaneliklerdeki çekirdeklere... Korkak değilim, kolaya da kaçmıyorum, zaten ne korkaklık, ne de kolaycılık öyle basit işler. Bunlara cesaret dahi edemem. Aslında ben, karmaşıklaştırmayı sevmiyorum hayatı ve onun bileşenlerini. Çarpanlarına ayırmak, belki sıkıcı geliyor, belki de gereksiz. Gülen gülmüş, ağlayan ağlamış, seven sevmiş, giden gitmiştir. Her şey, o an zaten bitmiştir. Hayatın belki on milyonuncu sorusuyla karşı karşıya kaldığım o an yine sana karmaşıklaştırmadan cevap vermek istedim. Senin için bırak ölmeyi, ölümden dönmeyi bile göze alabileceğimi sanmıyorum. Ayrıca ben ölümden dönebileceğime de pek ihtimal vermiyorum.

19.10.06

bugün bunları düşündüm ( I )

Beni seçen birilerinin olması beni hep şaşırtmıştır. Kendimi o kadar yetersiz o kadar kabiliyetsiz o kadar cibiliyetsiz addediyorum ki bu seçildiğim anlar beni güldürüyor, üzüyor, şaşırtıyor.

Şu sıralar gölgemin varlığı çok gözüme çarpar oldu. Ondan kurtulmak ister gibi oluyorum bazen, şöyle kör bir makasla kökünden keserek. Başarabilsem, eminim çok farklı bir şeyler olacak. Belki ölüm gibi, gerçi cesetlerin de gölgeleri vardır. Sanırım gölgemizin varlığı, sadece saydam olmadığımızın delili. O zaman çok da kurtulmak zorunda olduğum bir şey değilmiş, vazgeçiyorum.

Filmlerde hani karakterlerin düşleri de yer alır. Küçükken şöyle sanırdım dediklerimden biri de bunla ilgili. Ben kamerayı adamın neresinden sokuyorlar da düşlerini filme alıyorlar diye şaşırır dururken büyümüşüm. Şimdi de biri benim düşlerimi filme alsa ne olur diye açıkçası biraz da ürkerek düşünüyorum. Çünkü düşler bazen size ya da etrafınızdakilere çok acımasız roller biçebiliyor.

Okul yeni bitti. Artık öğrenci değilim çiçeği burnunda bir işsizim. Ailem var, yani güvencedeyim. Peki ne kadar güvencesizliğe evet diyebilirim? Ya da buna cesaret edebilir miyim?

İnsan yalnız kaldığında ne kadar da farklı olabiliyor. Her şey mübah gibi düşünüyorsun o anlarda. Toplumun ortalama ahlak veya görgü kurallarının dışına rahatça çıkabilirsin yalnızken. Kendimize saygımız da mı bir eksiklik var yoksa aslımız gibi olursak kimsenin bizi sevmeyeceğine emin miyiz?