22.11.11

öpücük balığı - atilla atalay

İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım.. Söylemezdi ki.. Dünyanın en sevimli delisiydi.. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi..
Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.. Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum..

-Haa?
-Buğday
-Eee, nolucak buğday?
-Hiç.. Tavuk buldum da bi tane.. Buğday veriyim diyorum..
-Sittir lan..

Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. ben de çok ciddi baktım..

-Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda..
-Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle.. Pis bi rengi oluyo.. En iyisi buğday..
-Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip.. Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona..

Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı.. Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.. Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..

Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday.. Noolcak acaba.. Kuruyemişçilerde var mıdır?

-Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?
-Ne?
-Buğday sormadın mı?
-Ha evet, olabilir..
-Sonunu dün sattım..Yok..

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.. sana ne.. Bu millet de bi tuhaf ha.. Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama.. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.. Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar..

Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk.. Bık bık bık. Bıdaaak.. Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.

Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan.. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım..

“Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde.. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “Bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”

Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.. Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..

Ertesi sabah Kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.Yoksa değil miydi.. O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..

Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi, Trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt..

Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..

Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”

Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık..

“Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi..

“Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”..

Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor.. Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam.. Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. Gidicem ben, işim var işim.. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem.. Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi.. İşim var.. İşim..

“Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “Gitme” dedi.. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler.. İşi var gözlerimin..

Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok.. Ee, Anangil “Oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum..

“Dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz.. Sen bile.. Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..”

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş..

Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık..” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler..

Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt.. darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor..

Müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var Nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. Aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor..

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.. Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “Bana masal anlat” diye ağlıyor..

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..

13.11.11

Buz Adam




Haruki Murakami'den:

Bir Buz Adamla evlendim. Onunla ilk kez, kayak merkezindeki bir otelde karşılaştım, zaten Buz Adamla karşılaşmak için en uygun yer bir kayak merkezi olsa gerek.Otelin lobisi kendi hallerinde eğlenen genç insanlarla doluydu ama Buz Adam, şöminenin en uzak köşesinde tek başına oturmuş sessizce kitap okuyordu. Öğlene doğru olmasına rağmen kış sabahının soğuk güneş ışığı kıpırdaşıyordu hala.

“Bak, şuradaki bir Buz Adam” diye fısıldadı arkadaşım.

O ana dek Buz Adamın ne olduğuna dair bir fikrim bile yoktu. Arkadaşımın da yoktu gerçi.
Buzdan yapılmış olmalı ki, o yüzden Buz Adam diyorlar diye devam etti ciddi bir ifadeyle arkadaşım; sanki bir hayaletten ya da bulaşıcı hastalıktan bahsediyor gibiydi.

Buz Adam uzun boylu idi, genç görüntüsüne rağmen, diken gibi duran kalın saçlarına serpili aklar erimemiş kar tanecikleri görüntüsündeydi. Elmacık kemikleri buz tutmuş taşlar gibi oldukça belirgin, parmakları hiç erimeyen donla kaplı gibiydi. Yine de Buz Adam sıradan bir insanı andırıyordu. Yakışıklı denemezdi ama çekici bir tip olabilirdi nasıl gördüğünüze bağlı olarak. Her şeye rağmen bildiğim tek şey ondaki bir şeyin beni kalbimden bağladığı idi; her şeyden çok gözlerindeki bir şeyin. Bakışları tıpkı kış sabahları buz sarkıtları arasından geçen ışık gibi sessiz ve saydamdı. Yapay bir bedenin tek yaşam pırıltısı bu bakışlardı.

Orada, uzak bir köşeden, durup bir süre izledim Buz Adamı. Kafasını kaldırıp bakmadı. Öylece, kıpırdamadan oturup, sanki etrafında kimse yokmuş gibi kitabını okumaya devam etti.

Ertesi sabah aynı yerde ve yine önceki gibi kitap okuyordu. Öğle yemeği için restorana gittiğimde, akşam arkadaşlarla kayaktan döndüğümde, o, hala orada, bakışları aynı kitabın sayfaları üzerindeydi. Ertesi günde değişen bir şey yoktu. Güneş batıp gecenin geç saatleri geldiğinde pencereden seyredilen sessiz bir kış manzarası gibi hala oturuyordu koltuğunda.

Dördüncü günün öğle sonrası, kayağa gitmemek için birkaç bahane uydurdum. Otelde tek başımaydım, lobide dolaştım biraz, hayalet kasaba gibi bomboştu. İçerdeki hava sıcak ve nemliydi, insanların ayakkabıları ile getirdiği kar şöminenin önünde eriyip içeriyi tuhaf bir kar kokusu ile kaplıyordu. Dışarıyı seyrettim, bir iki gazeteyi karıştırdım ve tüm cesaretimi toplayıp Buz Adama doğru yürüdüm ve onunla konuştum.

Eğer konuşmak için iyi bir nedenim yoksa yabancı birisiyle konuşurken utanırım, zaten çoğu zamanda tanımadığım insanlarla konuşmam. Ama neden bilmiyorum, buzadamla konuşmak zorunluluğu içinde hissettim kendimi. Oteldeki son gecemdi ve içimden bir ses bu şansımı da kullanmazsam bir daha onunla hiç karşılaşamayacağımı söylüyordu.

“Kayak kaymıyor musunuz?” diye olabildiğince sıradan bir şekilde sordum.

Yavaşça başını, sanki uzakta bir gürültü duymuş gibi, benden yana çevirdi ve o bakışlarla bana baktı. Hafifçe başını salladı. “Ben kayak kaymam.” dedi. “ Burada böyle oturur, kitap okuyup karı seyrederim.” Sözcükleri tıpkı çizgi romanlardaki konuşma balonları gibi havada beyaz bulutlar gibi duruyordu. Havada asılı duran bu sözcükleri don tutmuş parmağı ile dağıtana kadar inanın görebiliyordum.

Nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Yüzüm kızarmış bir şekilde öylece durdum. Gözlerime baktı ve hafifçe gülümsedi.
“Oturmak ister misin?” dedi. “Beni merak ediyorsun , değil mi? Buz Adam nasıl bir şey bilmek istiyorsun.” Sonra da güldü. “Rahat ol, endişelenecek gerek yok. Sırf benimle konuştuğun için üşütmezsin.”
Lobinin köşesindeki divanda yan yana oturup camdan dışarıdaki dans ederek düşen kar taneciklerini seyrettik. Ben sıcak bir çukulata ısmarlayıp içtim; buz adam ise hiçbir bir şey istemedi. Sohbet etmekte benden bile iyi olduğu söylenemezdi. Sadece bu değil, konuşacak ortak bir konu bile bulamadık aslında. Başta biraz havalar hakkında konuştuk. Sonra da otel hakkında. “Burada tek başınıza mısınız?” diye sordum.

“Evet” dedi. Benim kayağı sevip sevmediğimi sordu. “Pek değil” dedim. “Sırf arkadaşlarımın ısrarı üzerine geldim. Aslında çok nadir kayarım.”

Bilmek istediğim çok şey vardı. Bedeni gerçekten buzdan mı oluşuyordu? Ne yerdi? Yazın nerede yaşardı? Ailesi var mıydı? Buna benzer şeyler. Ama, Buz Adam kendinden hiç bahsetmiyordu, ben de böyle kişisel soruları sormaya çekindim.

Tersine, Buz Adam benden bahsetti. Biliyorum, inanması zor ama, bir şekilde hakkımda her şeyi biliyordu. Ailemdeki kişileri, yaşımı, hoşladığım ve hoşlanmadığım şeyleri, sağlık durumumu, okuduğum okulu, görüştüğüm arkadaşlarımı hep biliyordu. Hatta uzun zaman önce başıma gelen ve çoktan unutmuş olduğum şeyleri bile bildi.

“İnanılır gibi değil” dedim çarpılmış halde. Yabancı birinin önünde çırılçıplak hissettim kendimi. “ Nasıl olur da hakkımda bu kadar şey bilebiliyorsunuz? İnsanların aklını mı okuyabiliyorsunuz?”

“Hayır, insanların aklını okuyamam, ya da buna benzer şeyleri bilemem. Sadece biliyorum.” dedi usulca. “ Sadece biliyorum Sanki buzun derinlerine bakıyormuşum gibi sana baktığımda da seninle ilgili şeyler net bir şekilde görünürleşiyor.”

“Geleceğimi görebiliyor musun?” diye sordum.

Yine usulca “Geleceği göremem.” dedi. “Gelecekle hiç ilgim de yoktur. Daha açık olmak gerekirse, gelecek diye bir kavram yoktur bende. Bu yüzden buzun geleceği olmaz. Sahip olduğu tek şey içine sakladığı geçmiştir. Buz sahip olduğu şeyleri sanki hala yaşıyorlarmış gibi çok temiz, canlı ve net bir şekilde muhafaza etme gücüne sahiptir. Buzun özü budur.” dedi.

“Ne güzel” dedim gülümseyerek. “Bunu duymak beni rahatlattı. Çünkü doğrusunu isterseniz geleceğimin nasıl olduğunu bilmeyi hiç istemem.”

Kente döndükten sonra da birkaç kez karşılaştık. Derken çıkmaya başladık. Gerçi ne sinemaya gidiyorduk ne de bir kafeye. Yemeğe bile çıkmadık. Buz Adam sözü edilmeyecek kadar az yemek yerdi. Bütün bunların yerine parkta bir banka oturur Buz Adamın kendisi dışında her şeyden konuşurduk.
“Bunun nedeni ne?” diye sormuştum bir seferinde “Niye hiç kendinden bahsetmiyorsun? Hakkında daha çok şey bilmek istiyorum. Nerede doğdun? Ailen nasıl kişiler? Nasıl oldu da bir Buz Adam oldun?”
Yüzüme bir zaman baktı ve ardından başını salladı. “ Bilmiyorum.” dedi usulca, beyaz sözcükleri havaya üfleyerek. “Başka her şeyin geçmişini biliyorum oysa. Ama benim bir geçmişim yok. Ne nerede doğduğumu, ne de ailemin nasıl kişiler olduğunu bilmiyorum.Bir ailem var mı onu bile bilmiyorum. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Bir yaşım var mı, onu da bilmiyorum.”
Buz Adam karanlıkta bir aysberg kadar yalnızdı.
İşte bu Buz Adama sırılsıklam aşık olmuştum. Beni, sanki hiç geleceğim yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordu. Ben de karşılık olarak onu, hiç geçmişi yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordum. Derken evlilik hakkında konuşmaya başladık.
Daha yirmime yeni girmiştim ve Buz Adam gerçekten sevdiğim ilk kişiydi. O zamanlar bir Buz Adamı sevmek ne demek hayal bile edemiyordum. Aslında normal bir kişiye aşık olsaydım bile sanırım yine de aşk hakkında daha net bir fikrim olmazdı.
Annem ve ablam kesin bir şekilde bu evliliğe karşı çıktılar. “Evlenmek için daha çok gençsin” dediler. “Bunun yanında, hakkında tek bir şey bilmiyorsun. Nerede, ne zaman doğduğunu bile bilmiyorsun. Böyle biriyle evleneceğini akrabalarımıza nasıl anlatırız? Dahası, söz konusu kişi bir Buz Adam, ya ansızın erir giderse ne yapacaksın? Evlilik demek gerçek bir bağlılık demektir, bunu anlamıyorsun.”
Endişeleri gereksizdi aslında. Bir kere, Buz Adam gerçekte buzdan yapılmamıştı. Ne kadar sıcak olursa olsun erimesi diye bir şey söz konusu değil. Buz Adam denmesinin nedeni, bedenin buz kadar soğuk olması, ama buzdan yapılmış değil ki. Ve bu soğukluk, insanların sıcaklığını alan türden soğukluk da değil.
Sonunda evlendik. Kimse evliliğimizi kutsamadı, arkadaşlarımız, akrabalarımız sevinmedi. Tören yapmadık, karısı olarak adımı onun nüfus kütüğüne kayıt ettirmeye sıra geldiğinde kaydının olmadığını gördük. Biz de, ikimiz, kendi kendimizi evli kıldık. Küçük bir pasta alıp yedik. Sade düğün törenimiz buydu.
Küçük bir daire kiraladık, Buz Adam et deposunda çalışıp geçimimizi sağlamaya başladı. Ne kadar soğuk olursa olsun fark etmezdi onun için ve ne kadar çok çalışırsa çalışsın hiç yorulmazdı. İşvereni bundan çok memnundu ve ona diğer işçilerinden daha çok para veriyordu. İkimiz, kimseyi rahatsız etmeden, kimsece rahatsız edilmeden mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorduk.
Buz Adam benimle seviştiği zaman gözümün önüne bir yerlerde yalnızlık içinde varolduğundan emin olduğum bir buz parçası geliyordu. Buz Adamın bu buz parçasının nerede olduğunu bildiğini sanıyordum. Taş sertliğinde donmuştu, o kadar sert ki daha sert bir şey düşünemiyordum. Dünyadaki en büyük buz parçasıydı.Uzaklarda bir yerdeydi; ve Buz Adam bu buz parçasının hatıralarını bana ve dünyaya ulaştırıyordu. İlk seviştiğimizde aklım karıştı. Ama daha sonra alıştım buna. Hatta onunla sevişmekten hoşlanmaya başladım. Geceleri, sessizce içinde dünyanın yüz milyonlarca yıllının geçmişini barındıran o büyük buz parçasını bölüştük.
Evliliğimizin sözü edilebilecek hiçbir sorunu yoktu. Birbirimizi tutkuyla sevdik ve aramıza hiçbir şey girmedi. Bir çocuğumuz olsun istiyorduk ama pek de mümkün görünmüyordu. İnsan geni ile Buz Adam geni kolayca uyuşmadı. Biraz da çocuğumuz olmadığı için bolca boş zamanın vardı. Sabahtan tüm ev işlerini bitiriyor, geriye gün boyunca yapacak bir şey kalmıyordu. Konuşacak, dışarıya çıkacak bir arkadaşım yoktu, komşularımla da hiç ilişkim olmadı. Annem ve ablam Buz Adamla evlendiğim için hala bana kızgındılar, beni görmek adına hiçbir adım atmadılar. Aylar geçmesine rağmen, etrafımızdaki insanlar zaman zaman onunla konuşmaya başlamış olsalarda, kalplerinin derinlerinde ne onu ne de onunla evlenmiş beni hala kabullenemiyorlardı. Onlardan farklıydık ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin aramızda bir ilişki kurulamıyordu.
Buz Adam işteyken, evde tek başıma oturuyor, kitap okuyor, müzik dinliyordum. Evde oturmayı yine de tercih ediyordum, yalnız kalmaya aldırmıyordum.Ama gençtim ve hergün aynı şeyleri yapmak giderek beni rahatsız etmeye başladı. Rahatsız eden can sıkıntısı değil, tekrarlayışlardı.
Bu yüzden bir gün Buz Adama “ Bir yerlere bir geziye çıkmaya ne dersin, değişiklik olur hem?” diye sordum.
“Geziye mi?” dedi. Gözlerini kısıp bana baktı. “ Niye çıkacakmışız ki? Burada benimle olmaktan mutlu değil misin?” dedi.
“Ondan değil” dedim. “Mutluyum.Ama canım sıkılıyor. Uzak bir yerlere gitmek ve daha önce görmediğim şeyler görmek istiyorm. Bir hava değişiliği yaşamak istiyorum.Anlıyor musun? Ayrıca, balayına bile çıkmadık. Biraz birikmiş paramız var, zaten yıllık iznin de yaklaşıyor. Biraz uzaklaşıp, kafamızı dinlemenin tam zamanı değil mi sence?”
Soğuk bir iç geçirdi Buz Adam, havada kristalleşip, tınladı içgeçirişi. Uzun parmaklarını dizlerinin üstünde sıktı. “Pekala, madem bu kadar çok istiyorsun, hiç itirazım yok. Eğer seni mutlu edecekse istediğin yere gitmeye varım. Peki nereye gitmek istediğini biliyor musun?”
“Güney Kutbu’nu görmeye ne dersin?” dedim. Güney Kutbu’nu söyledim çünkü buzadamın soğuk bir yerlere gitmek hoşuna gider diye düşünüyordum. Dürüst olmak gerekirse, ben de hep oraya seyahat etmek istemişimdir. Yakalı bir kürk giymek, penguen sürülerini ve kutbun havasını görmek istemişimdir hep.
Bunu duyduktan sonra, kocam gözünü bile kıpırdatmadan gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki buz sarkıtları gözlerimden başımın arkasına kadar delip geçiyormuş gibi hissettim.Bir zaman sessiz kaldı ve sonunda ışıldayan bir sesle: “Pekala, eğer isteğin buysa, tamam, Güney Kutbu’na gidelim. Gerçekten istediğinin bu olduğuna eminsin, değil mi?” dedi.
Hemen yanıt veremedim. Buz Adam’ın bakışları beni uyuşturacak denli beynimin içindeydi. Sonunda başımı sallayabildim.
Zaman geçtikçe nedense, Güney Kutbuna gitmek fikrini açtığımdan dolayı yavaş yavaş pişman olmaya başladım. Niye, bilmiyorum, bana öyle geliyordu ki, ‘Güney Kutbu’ der demez kocamın içinde bir şeyler değişmişti. Gözleri sertleşti, soluğu iyice beyazlaştı ve parmakları daha bir buzlandı. Artık benimle fazla konuşmuyordu ve yemek yemeyi tamamen bıraktı. Tüm bunlar beni korkutuyordu.
Yola çıkmaya beş gün kala cesaretimi topladım ve “ Güney Kutbu gezisini unutalım” dedim. “Şimdi düşünüyorum da, orası sağlığımızı bozacak kadar soğuk olacak. Onun yerine şöyle sıradan bir yere gitmemiz daha mantıklı. Avrupa’ya ne dersin? İspanya’ya gidip gerçek bir tatil yapalım. Şarap içer, paella yer, boğa güreşlerini seyredebiliriz, ya da bunun gibi şeyler.”
Ama kocam anlattıklarımı dinlemiyordu. Birkaç dakika boşluğa baktı öylece. Ardından da, “ Hayır, hele İspanya’ya tamamen hayır. İspanya benim için çok sıcak. Çok tozlu, yemekleri de fazla baharatlı. Ayrıca, ben Güney Kutbu için biletleri aldım bile. Senin için kürk ve yünlü botlar da aldık. Bütün bunlar boşa gidemez. Bu kadar hazırlıktan sonra gitmemezlik edemeyiz.” dedi.
Gerçek şu ki; korkmuştum. Sezgilerim bana eğer Güney Kutbu’na gidersek bir daha düzeltemeyeceğimiz bir şeyler olacağını söylüyordu. O korkunç düşü defalarca görüyordum. Hep aynı düştü: Yürüyüşe çıkıyor ve buzda açılmış büyük bir çukura düşüyordum. Kimse bulamıyordu beni ve donmaya başlıyordum. Buzun içinde kısılı kalmış öylece gökyüzüne bakıyordum. Bilincim yerindeydi ama hareket edemiyordum, parmağım bile oynamıyordu. Yavaş yavaş bir geçmiş olmaya başladığımı fark ediyordum. İnsanlar bana, yani dönüşmüş olduğum şey her neyse, baktıkça geçmişe bakıyorlardı. Ben onlardan geriye doğru uzaklaşan bir görüntüydüm.
Bu düşten uyandığımda Buz Adamı yanımda uyurken buluyordum . Nefes almadan uyurdu hep, ölü bir adam gibi.
Ama Buz Adamı seviyordum. Ağlamaya başladım, gözyaşlarım yanaklarına akıp onu uyandırdı. Beni kollarına aldığında sadece “Kötü bir düş gördüm” dedim.
“Sadece kötü bir düştü.” dedi. “Düşler geçmişten gelir, gelecekten değil. Düşler seni değil, sen düşleri kuşatırsın. Anlıyor musun?” dedi.
“Evet” dedim ama yine de ikna olmamıştım .
Geziyi iptal ettirecek iyi bir bahane bulamadım ve sonunda ben ve kocam Güney Kutbu uçağına bindik. Hosteslerin ağzını bıçak açmıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmek istedim ama bulutlar o kadar yoğundu ki, hiçbir şey göremiyordum. Bir zaman sonra, pencerem bir buz tabakası ile kaplanmıştı. Kocam sessizce kitabını okuyordu. Tatile gidiyor olmanın heyecanını duymuyordum. Bir süreçten geçiyor ve çoktan kararlaştırılmış şeyleri yapıyordum.
Uçağın merdivenlerinden inip Güney Kutbu’na adım attığımızda kocamın bedeninin sendelediğini hissettim. Göz açıp kapayıncaya dek sürmüştü bu sendeleme, yarım saniye kadar, yüz ifadesinde bir değişiklik olmamıştı, ama ben bu olayı görebilmiştim.Buz Adamın içinde bir yerlerde gizli, şiddetlice bir şeyler sarsılmıştı. Durdu ve gökyüzüne baktı, ardından da ellerine.Derin bir soluk aldı. Sonra bana baktı ve anlamlı bir şekilde güldü. “Gelip gezmek istediğin yer burası mıydı?” dedi.
“Evet” dedim. “Burası.”
Güney Kutbu umduğumdan öte yalnız bir yerdi. Hemen hemen yaşayan kimse yoktu. Küçük, özelliği olmayan bir kasaba, kasabanın da yine tabiî ki herhangi bir özelliği olmayan küçük bir oteli vardı. Güney Kutbu turist güzargahı değildi. Bir tane bile penguen yoktu. Güney Kutbun o ünlü ışıklarını göremiyordum. Ne ağaçlar vardı, ne çiçekler, ne de bir nehir veya su birikintisi. Gittiğim heryerde buz vardı sadece. Gözümün örebildiği heryer uzadıkça uzayan bomboş bir buz tabakası idi.
Kocam ise oradan oraya sanki hiç yeterli değilmiş gibi heyecanla yürüdü durdu. Yerel dili çok çabuk öğrendi ve kasaba halkıyla hep sert bir çığ gürültüsü sesiyle konuşuyordu. Onlarla ciddi bir yüz ifadesiyle saatlerce ne hakkında olduğunu bilmediğim şeyler konuştu. Kocamın beni yüzüstü bıraktığını, kendi başımın çaresine kendim bakmam gerektiğini hissediyordum.
Orada, o kalın buzla çevrili dilsiz dünyada sonunda tüm gücümü kaybettim. Azar azar, kaybettikçe kaybettim. Sonunda, kızgın olacak gücü bile artık bulamadım kendimde. Sanki duygularımın pusulasını bir yerlerde kaybetmiştim.İçine düştüğüm yolu, zamanın akışını ve var olduğum hissini tamamen kaybetmiştim. Bunun ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bilmiyorum fakat bilincim tekrar yerine geldiğinde sonsuz bir kışın tüm renkleri sildiği bir buz dünyasında yalnızlık içinde tek başına kapatılmıştım.
Duyumlarımın çoğunu yitirmeme rağmen bu kadarını hala biliyordum. Güney Kutbundaki kocam eski Buz Adam değildi.Beni her zamanki gibi kolluyor ve benimle kibarca konuşuyordu. Diyebilirim ki, bana söylediği her şeyi gerçekten kastederek söylüyordu. Ama şunu da biliyorum ki; o, kayak merkezinde otelde karşılaştığım Buz Adam değildi artık.
Bunu herhangi birine anlatabilmem olanaksız görünüyordu. Güney Kutbundaki herkes ondan hoşlanıyordu ama benim söylediğim tek bir sözcüğü bile anlamıyorlardı. Beyaz soluklarını üflüyorlar, şakalaşıyolar, tartışıyorlar, kendi dillerinde şarkılar söylüyorlar, bense odamızda tek başıma oturup, aylar öncesinden açmayacakmış gibi görünen kapalı gökyüzüne bakıyordum. Bizi getiren uçak gideli çok olmuştu ve kısa bir süre sonra pist kalın bir buz tabakası ile kaplanmıştı, tıpkı kalbim gibi.
“Kış geldi” dedi kocam. “Uzun bir kış olacak ve artık ne bir uçak gelir ne de bir gemi. Her şey dondu. Görünen o ki, gelecek bahara kadar burada kalmak zorunda kalacağız.”
Güney Kutbu’na gelişimizden yaklaşık üç ay sonra hamile olduğumu fark ettim.Doğuracağım çocuğun küçük bir Buz Adam olacağını biliyordum. Rahmim donmuştu, amniyotik sıvım kar suyu gibiydi. İçimdeki soğukluğunu hissedebiliyordum. Çocuğumun buz parçası gözleri ve buz kaplı parmakları olacaktı, tıpkı babası gibi. Ve ailemiz bir daha Güney Kutbu dışında bir yere asla ayak basmayacaktı. Sonsuz geçmiş, tüm akıl sır erdirişlerin ötesinde bizi kendine hapsetmişti. Bundan asla kurtulamayacaktık.
Artık içimde kalp diye bir şey nerdeyse kalmadı. Sıcaklığım çok uzaklara gitti. Bazen bir zamanlar böyle bir sıcaklığın olduğunu bile unutuyorum. Bu yerde dünyadaki herkesten daha yalnızım. Ağladığım zamanlar Buz Adam yanaklarımı öpüyor ve gözyaşlarım buza dönüşüyor. O buza dönen bu gözyaşlarını alıyor ve diline koyuyor. “Bak, seni ne kadar çok seviyorum” diyor. Gerçeği söylüyor. Fakat olmayan bir yerden içeri dolan bir rüzgâr onun beyaz sözlerini geriye, geçmişin içine süpürüyor.

- Haruki Murakami

8.11.11

Sanat

Tuvale gerili beyaz bir bez parçasının ucuna, bir fırça darbesi vurduğunda başlar hikaye. Sonra, bu renkler ve çizgiler barındıran beze nefretle bakar. Tüküreyim sanatına diye haykırır aynadaki yüzüne. Hınçla parçalar, tuvale az önce kendi yansıttığını; kendini kaybetmiş bir it gibi dolanır, burnunun soluğu baca gibi tüterken. Birden yatağının üzerindeki çarşafı kapıverir ve kaptığı gibi gerer tuvale.

Kan, sidik ve ter lekeleri; salya, biraz da sümük; saç ve kıç kılları. Biraz kadın, biraz kedi kokusu. Bir de varlığın ve ağırlığının kanıtı bir insan silueti boylu boyunca. Şimdi oldu der ve atar imzasını gururla altına, ağız dolusu tükürerek.



--dw--

7.11.11

Konuşmayı Unutmak


Sessizlik kuru, ses nemlidir. Ses düzeyi, sesin bir araya toplanmış hali, yani kitlesidir. Sessizlikte insanların düşüncelerini duyabilirsiniz; tabi bedenlerinin gürütüsü de kesildiğinde. Ama insanların ne düşündüğü önemli değil. Bedenlerinin gürültüleri hep daha ilgi çekicidir.

Kendi bedenini dinle, bitkilerle konuş. İnsanlara boş ver.





**

16.10.11

YAZBOZ

Bugün sensiz bir günden farklı olacaktı. Yokluğundan, ya da başka her neyse, şikâyetçi olmayacaktım. Ne eksik kahvaltı, ne soğuk çay; ne de sokağa her adımımı attığımda beni aptala çeviren bu arsız rüzgâr beni yakındırabilirdi. Saçlarım dağılacak gibi uzun değildi ve savrulacak kadar zayıf da değildim artık, o halde rüzgârı umursamamak için nedenlerim vardı.

İlk önce her şey aynıydı. Kalktım, yatağı topladım. Sonra tıraş olmak için banyoya girdim. Her şey şaşılacak derecede aynıydı hala. Aynaya bakarken bir yüzüm varmış gibi davrandım yine. Bir an sen sandım kendimi ve korkuyla bekledim yüzümün tekrar belirmesini. Bende unuttuğun fırçanla dişlerimi fırçaladım. Musluğu açmak için ellerini aradım, tıraş olurken omzumun üstünden bakan gözlerin aynada beliriverdi bir an. Parlak iç çamaşırların, siyah kedili süveterin kirli sepetinde ışıl ışıl duruyorlardı. Çamaşır makinesi hatıraları da temizleyebilecek miydi? Belki bir sobanın acımasız alevi onlar için daha kalıcı bir çözüm olacaktı. Kahvaltıda sen varmışsın gibi tek bardak çay doldurdum. Çünkü sen zaten çay içmezdin ve sonra sana az şekerli bir kahve yapıp kendim içtim. Her zaman senin kendine aldıklarına ve yaptıklarına sulanmaz mıydım?

Sonra sokağa ürkerek adımımı attım. Şikâyet etmeme oyunum bu ürkekliğimi affettirecekti. Önce rüzgârı öptüm yanaklarından; bir elimde dergilerim, bir elimde sigaram salındım sahil boyu, böylece ellerim boş kalıp seni aramadılar. Bir banka oturdum, yanıma birkaç kedi yanaştı, kucağıma alıp sevdim tekir olanı, konuştum sonra hepsiyle. Soğuktan yakındılar; tam haklısınız bu sene havalar erken soğudu diyecektim ki, vazgeçtim. Beyaz, sarı, siyah tüyler ceketimin her yerindeydi, umursamadım. Kucağımda tekirle sahil boyu yürümeye devam ettim.

Birkaç kitap aldım tezgâhtan, bir tanesini sesli sesli okudum bir parkta. Kelimelerin canlandığını hissediyordum yüksek sesle okurken. Biliyordum ki o kelimeler canlanıp gitmeleri gereken yere varıyorlardı. Araba dediğimde bir adam kornaya basıveriyordu, acı dediğimde bir at kırbaçlanıyordu. Kitabın bir yerinde kızıl bir sincaptan söz ediliyordu. Birkaç paragraf sonrasında ise bu sincabın ölümü anlatılıyordu. Ben ölüm kelimesini okumuyor ve atlıyordum. Biliyordum ki ölüm denen şey sadece bilinçle ilgiliydi. Bu yüzden delirmeyi istedim o parkta o an. Bilinçsiz bir deli. İnkar etmeyen deliliği kabullenen bir deli bile olabilirdim. Seninle delirmekten sık sık söz ederdik. Bir delinin bakışlarının doğallığı ve bu doğallığın verdiği gerginlikten. Belki insanlar doğallıktan bu kadar korkmasalardı en değerli en yüce şahsiyetler o delilerden çıkardı. Kim bilir belki de zaten böyleydi.

Kitapları bir ağacın altına üst üste koyup oturdum, başıma bir elma düşseydi belki her şey daha gerçek ve alışılmış olacaktı; ama ben en fazla yarım saat kestirdiğim o ağaç dibinde birkaç azman köpeğin hırlamasıyla uyandım ve yer çekiminin artan kilolarımla bir olduğu bir durumda can havliyle ağaca zor tırmandım. Ağaca tırmandıkça yukarda esen güzel kokulu rüzgârı duyumsadım. Hayır, bu benim balkonumda esen o kaba rüzgarla hiç benzeşmiyordu. O an orada olsan ağaca tırmanarak bu hayattan kaçabileceğimiz bir hayal kurabilirdik. Hayallerin bile vergilendirildiği sınırlandırıldığı bir dünyada yaşamak kimin fikriydi. Hangi densiz bizi buralara atıvermişti. Dört duvar arasında geçirdiğimiz bu hayatlar aslında hangi sınırsızlığın uzamlarıydılar.

Ne yapayım yine döndüm dört duvar arasına başım önümde. Hiçbir şey değişmiyordu senin olmadığın bir günün özetinde. Sadece sen olmuyordun içinde ama her şey aynıydı. Eve dönerken merdivenlerle hala yukarı çıkmak gerekiyordu. Kapılar hala gıcırdayarak açılıyor ve ev hala çürük bir insan kokusu yayıyordu. Evet çürüyordum. Günden güne azalıyordu parlaklık. İçinden senin eksildiğin bu dünyayı tersyüz edip, içinden bu dünyanın eksildiği bir sen yaratmak isterdim. Belki de sen bunu yapmıştın ve içinde benim olmadığım bir dünyayı tercih etmiştin.

Senden bana en son bir fotoğrafın kalmıştı o melankolik şarkılardaki hikâyeler gibi. Ben de yine o şarkıların etkisinde kalmış olacağım ki orasından burasından yırttım fotoğrafı. Önce paramparça ettim, sonra tekrar birleştirdim ama neden bilmem bu yapboz oyununda yüzün hiç de eskisi gibi çıkmadı karşıma. Ya gülüşün eksik kalıyor, ya gözlerin eskisi gibi ışık saçmıyordu; ya ben sana yabancılaşıyordum ya da sen başkasının oluyordun. Şimdi o fotoğrafa bakıp sana uzun bir sitem etmek isterdim. Ama dedim ya bugün hiç şikayet etmemek için söz verdim.

Kime? Kendime.


*DW*






13.8.11

Yabancı Üzerine


Bu aralar kitaplar hakkında yazmak iyi olacak, biraz beklemek için bendekileri. Yabancıyı uzun bir süre sonra tekrar okudum. Bir kere daha diyebilirim ki karmaşıklığın bu kadar basit ve bireye indirgenerek kaleme alınması beni büyüledi.

Yabancı'nın hemen giriş cümlesiyle, insanı sarsan bir merak yaratması kitabın düşünceye ve ele tutunmasını sağlıyor: "Annem ölmüş bugün; belki de dün bilmiyorum."

Aldığı bu haberle Mersault bu garip öyküyü başlatıyor. Mersault haberi aslında gayet "samimi bir sakinlik"le karşılıyor. Bu hemen romanın başında karakteri ilginçleştiriveriyor. Bu noktada Camus'nun kitabın hemen başında elindeki yayı iyice gerdiğini söylemek mümkün.

Mersault; iç konuşmalarında hayattan bir beklentisi yok gibi görünse de, gündelik de olsa mutuluğun peşinde olan bir adam. Aslında böyle mutlu olabileceği bir günde, annesini kaybettiğine ve o prosedürler gereği eğlenemeyeceğine hayıflanabiliyor.

Onun uykuya olan eğilimi, dünyadan sıkılmışlığın bir göstergesi. Gözlerini kapadığında her şeyin biteceği bir anı yaratabileceğini düşünüyor. Onu sıkan olaylar ve insanlardan büyük bir sabırsızlıkla uzaklaşmak istiyor, tahammül edebileceği aşikarken.

Mersault etrafındaki insanların sıkıntılarını, hislerini çok fazla ciddiye almamakla beraber, onları küçümsemiyor da, sadece herkesin dünyaya onun gibi ciddiye almadan bakabilmesini arzuluyor. Aslında çok sık kullandığı Bence Bir deyimi bunun işaretidir: Sevgilim olsa da bir olmasa da, annem olsa da bir olmasa da. Arkadaşı Raymon'ın sorununua eğilirken de, Marie'nin ona olan ilgisini öğrendiğinde de bir boş vermişlikle harekete geçiyor. Ama boş vermişlik de olsa yine bir devinime dönüşen bu durum iyiniyetten daha çok zamanın içini doldurma amacına sahip gibi.

Mersault, davasına konu olan cinayeti de yine hiçbir amaca hizmet etmeyecek bir şekilde işliyor. Karşısındaki Arapla hiç bir kişisel düşmanlığı olmadığı halde ve bu adamın arkadaşı Raymon'la olan husumetini de hiç umursamadığı halde bu adamı öldürüyor. Dahası bir hınçın boşalmışlığını simgeler şekilde yerde yatan cesede kurşunlar sıkmaya devam ediyor. Sanki o an tüm sıkıntılarını yerde yatan Arap simgeliyormuş gibi.

Romanın sonuna doğru papazla yaptığı konuşmalarda işlediği cinayetten ötürü pişmanlık duymasa da eski hayatını devam ettiremediği o hücrede özlemle dışarıyı andığı oluyor.

Romanı okurken Kafka'nın davasına takılıyor aklım. Simgesellikle örülü bir suçtan yaratılmış Dava'ya karşın, gerçekçi ve gündelik sıkıntılarla örülmüş bir dava. Mersault sürekli sanık olmanın ve müvekkil olmanın arasında gidip geliyor. Avukatının mesleki kaygıları nedeniyle, onun düşüncelerini hiçe sayarak yaptığı savunmayı gülünç bulurken, ara ara avukatın bu müstakil düşüncelerine karşı çıkmak ve ona hayır ben böyle demezdim diye çıkışmak istiyor.

Dava süresince ve davanı aleyhinde sonuçlanmasının ardından hücresinde geçirdiği günlerde Mersault yaşamın tek düzeliğini kabul ediyor. Dışarıdaki yaşamla içeridekinin bir farkı olmadığını ve dışarıda tek bir gün dahi geçiren birinin bir hücrede bu anılarıyla bir ömür yaşayabileceğini iddia ediyor.

Mersault çarptırıldığı ölüm cezası sonrasında kendini ölüme yakıştıramıyor. Kendini ölüm anında hayal edemiyor. Keşke bir kaç idam izleseydim diye kızıyor kendine.

Bu tüm tepkileri ve düşünceleriyle Mersault olağandışı bir karakter. Toplumun kabul edemeyeceği kadar farklı. Hiç bir zaman rol yapmayan, içinden geldiği gibi davranan biri. Aklından geçen her şeyi yapıyor neredeyse ve aklından geçenlerin tanığı olamayanlara ise kendilerini bir kenara bırakıp onu kolayca ayıplama şansı doğuyor. Annesinin ölümüne üzülmemesi bu nedenle işlediği cinayetten bile daha önemli bir yargılama noktası oluveriyor.Dava sırasında savcının soruları öyle bir hal alır ki, cinayet değil de annenin cenaze töreninde yaşananlar birincil konuma gelir.

Toplum neden böyle düşünür o halde? Çünkü insan bir yakınının hele ki annesinin ölümü durumunda üzülür (üzülmelidir), böyle bir üzülme istemdışıdır ve elbet böyle ise samimidir. Oysa insan böylesi anlarda, benim şu an üzülmem gerekiyor deyip de üzülebilir. Bu samimi olmayan bir durumdur. İstemdışı üzülen insan, istemdışı acıkıyor, gülüyor, üşüyordur da. Mersault ise istemli bir şekilde üzülmez gibi görünür; yine cinayetten ötürü istemli bir şekilde pişman değildir ve istemli bir şekilde tanrıyı da reddeder. Bu nedenle normal insanlar için o nefret edilesidir,dışlanasıdır, yabancıdır. Onun bu haliyle bu dünyada yeri yoktur. Ya gözlerini kapatıp uykuya dalacaktır, ya da öldürülecektir.

Mersault dünya üzerindeki herhangi bir iklimde yaşayabilecek biri değil, ancak bir filozofun kafasında yaratılabilir. Felsefesini mutluluk düşüncesinin ve umudun boşunalığı üzerine kuran ama umudun ve mutluluğun ölümle sonuçlanacak bu saçmalıkta yine de peşinden koşulabilecek yegane amaç oduğunu bilen bir filozof.



*denniswarhol*


13.6.11

deneme


ölümden konuşmak istemiyorum

kanın çekilişinden, ışığı sönen gözlerden, pelteleşen ruhlardan

bir berberin süpürgesinde birleşen sarı siyah saç tellerinden mesela

bir deniz kumuna düşen sigara külünden

bir heyecan anında ağza alınan tırnak uçlarından

burcunu bir sabah gazeteden okurken kahvesini yudumlayan bir ihtiyar kadından

sevgilisinin koltuk altında dünyanın en güzel kokusunu bulan bir adamdan

karın boşluğunda yeşeren bir ömürden

ve yaşlı bir ağacın gölgesinde karnını doyuran bir serçeden

savaş yerinden sağ salim kurtulan bir askerin gizli sevincinden

ölüm anını pişmanlıkla yaşayan bir başka askerden

hayır ölümden konuşmak istemiyorum

bir yaranın ıslak çaresizliğinden

bir kurşunun delip geçtiği insan derisinden

toprağa karışan kanla beslenen karınca sürülerinden

yemyeşil bir sabaha huzurla uyanan yaylalardan mesela

yaprak uçlarındaki suya uzanan güvercinlerden bir yaz günü

avuçlarında bir demet papatyayla annesini arayan kız çocuğundan

meme uçlarını ısıran bir bebeğin dişlerinin beyazlığına karışan süt damlalarından

sonra mutlulukla yaşlanan insanların yine çaresizliğinden

toprağa aşık bedenlerden

yorulan bacaklardan, sırtlardan, ağıran dizlerden, topuklardan

artık hazırım diyen ihtiyar suratlardan

hayır ölümden konuşmak istemiyorum

mezartaşlarına yazılan ucuz dörtlüklerden

bir şairin en güzel şiirinden mesela

elinde bilgelikle tuttuğu kaleminden bir yazarın

kağıda sürtünen kalemin hışırtısından

bir sonraki kelimeyi düşünen o akıldan

ve göz torbalarında taşınan umutlardan sızan yaşlardan

hoş sohbet arkadaşlardan, yalnız bırakmayan dostlardan

belki biraz da yalnızlıktan konuşmak istiyorum yalnızlıktan

bir tabut kadar tek kişilik, bir oda kadar dört duvar

merdivenden düşer gibi acılı

parmak uçlarından yürür gibi sessiz

kapıdan sığmayan bir yatak kadar geniş

bir kenar motel gibi izbe yalnızlıktan

sizi sonunda kafanızı kaldırsanız bir tahtaya vuracak kadar çaresiz bırakan

yalnızlıktan ve ölümden

ikisinden de konuşmak istiyorum

biliyorum ikisinden de kaçamıyorum


"dennis warhol"


15.5.11

Denizin Ortasından

Kanıma karışan zehirli sözcüklerin tanığı, aklımdan geçenlerin en yabancısı, yazdığım her harfin kıvrımlarında benimle bir sonraki kelimeyi düşünen, etime batan tırnağın irisli çatalı, her acı anımda vücuduma dökülen iltihap ve beynimden akan kana yansıyan gökyüzü maviliği; salyalarıma karışan denizköpüğü, ulaşamadığım tüm maviliklere yazdığım öykülerde bahsettiğim ben. Bir deniz manzarasını anlatmayı hep erteleyen kalemim, bu yüceltmeden habersiz uzanıp giden ufka çekilen ve beni pruvasında bir teknenin terk eden sevgilim, deniz.

Üzerine asfalt dökülmüş bir toprağın altında, birkaç kökümün de olsa diğerlerine ulaşmasını sağlayan bilincim. Bir tek o duyuyordu biliyorum sevinç çığlıklarımı ve hemen ardından azalarak duyulmayan kalp çarpıntılarımı. Fazla etli vücudumu bir vitrinde sergilerken, o an orada olmak istemediğimi tek bilen, çırpınan ve ortanıza kusan o genç adamın yığılıp kaldığı anlarda, çarpışan arabaların koltuğuna beni oturtan aklım, beni bir sabah denizin tam ortasında ölü bulacağınız o anı size hatırlatmak isterim. Kaybolmuş değilim, siz beni bulmuş olsanız da; kaçak değilim, siz peşime tüm maymunlarınızı taksanız da. Yüzmeyi unuttum sadece, böyle ortasında kaldım her şeyin.

Sonra tanrının aydınlatmadığı tüm karanlıkları aydınlatan ışıklarınızı gördüm. Işıkların ve dev bir lunaparka benzeyen şehrin göbek deliğinde karşınıza çıktım bir fare gibi. Siz beni sabaha karşı; yani ışıklarınız söndüğünde bir veba habercisine bakan korkunç gözlerle izlerken, ben ardınızda yükselen, demir eğlence makinelerinizin korkusundan kımıldayamadım. Sabaha karşı güneşin en yakın olduğu saatlerdeki karanlıkta ve sizin en zayıf, titreyen mumlarınızın bile söndüğü o anda, daha korkunç ne olabilirdi ki?

İşte şimdi ortanızda yatan, size meydan okumaya gelip mağlup olan ben, her gece evimin penceresinden titreyen gözlerimle o korkunç canavarları izliyorum. O mutsuz ve korkusuz adam, şimdi mutlu ve korkak.
Şehrin tüm lunaparklarında eğlenceler terk edilmiş, sevişmeler yalnızlaşmış. Olmaz umutlar, aydınlatmayan ışıklar ve iyiyi kötüyü birbirine karıştıran çocuk cıvıltıları, ölümün büyülü çığlıklarına ve mide bulantılarına karışan bir dönme dolap gibi yükselmiş cam gökdelenler.

Ucuz deniz kumunun üstüne hızla dönen bir zaman kaydırağından fırlayıveren bir adam. Gövdesi kumun altında kalmış, parmak uçları mürekkep lekesi, doğruyu gösterme uğruna öldüğünü yazıyor cebindeki gazete kupürü. Cesedin kafasını kaldıran bir kadın onunla konuşuyor:


“Seni bir gondolun ayaklarına gömelim mi, ya da prensesin eteğinin altına?”

Şehir her gün yeniden doğan çocuklarıyla savaşına devam ediyor. Yüz binlerce yeni üyesinden belki sadece bir tanesi mürekkep lekesiyle zar zor tanışıyor. Bu yüzden işte biz, o denizlere bakıp da son cümlemizi hala yazamıyoruz. Bu yüzden sabırla sizin ışıklarınızın sönmesini bekliyoruz. Korkmak insancaysa da, ikincisi aptallıktır.




"dennis warhollunaparktan esinlenerek"

28.4.11

RUHAKIL


Dünyanın yabancısı ruh;

Şimdi bir manzara hayal ediyor; aklında bir deniz var ve denizin üstüne cenneti seren bir mavi gök. Gökyüzü kendini bu dalgasız aynada görmekten memnundur herhalde. Hafif bir esinti denizden sahile doğru koşuşuyor ve rüzgâr göğsündeki tere serin serin üflüyor. Elinin altında taze meyveler, kırmızısı kırmızı sarısı sarı… Meyvenin üzerinden bir su damlası süzülüyor sepetin zeminine doğru. Sırt üstü uzanmış beyaz bir mermere, ne belindeki ağrı ne de kıçındaki sivilcelerin acısı var. Aldığı her nefeste ciğerleri daha derinleşir gibi sağlıklı. Sanki ilk günü gibi ömrünün, ne kadar yabancı her şey. Ellerinin üzerinde tanımadığı böcekler geziniyor, ilk defa böyle garip nağmelerle ötüyor kuşlar. Kalbinin düzenli ritimleriyle pompaladığı kan beynine sakince yollanırken dünya ona hiç olmadığı kadar heyecan veriyor.

Sanki politikacılar henüz doğmamış kadar temiz bir kumsal ve hiç bir para babası daha bir kuruş zenginleşememiş kadar sade bir doğa önünde uzanıyor. Mutluluktaki rahatlık ona özgürlük ve medenilik hissi veriyor. Şimdi rahatlamak için ne tütün, ne afyon; ne alkol, ne de kimyasallar gerekiyor ona.

Hasta olduğu zamanlarda önemsediği anlar geliyor aklına. Bir kaç kadın yine hasta ruhuna denk gelen, nasıl da önemliydiler ve nasıl da çaldılar ömründen... Hayıflanmanın zamanı değil diye geçiyor içinden. Düşkün ve gereksiz coşulan o zamanlar, bitti artık. Gözünü yine yattığı beyaz mermeri aydınlatan güneş alıveriyor. Az ileride yalanıp duran bir kediyi ve kadınların kuyudan çektikleri sularla yıkadığı çocukları izlerken bu dünyada ışığın neden var olduğunu kavrayıveriyor.

Dünyaya olan güvensiz yan: Akıl;

Parmak uçlarında ince bir sızı başlıyor önce, gökyüzünde bir karartı sonra. Saati yok ama günün bitmeye oldukça uzak olduğuna emin. O halde yağmuru beklemeli diyor içinden, üzerindekileri çıkarıp altına uzanacağı anı hayal ederken. Göğün açık görünen kısmına yayılmış kuş sürüsünün bir anda ona doğru dengesizce alçaldığını görüyor. Bir süre sonra kuşların kanat çırpmadıklarını ve cansız bir şekilde yere düştüklerini anlıyor. Kalpleriyle birlikte kanatları da iflas eden bu kuşlar kim bilir onlardan ilham alarak yazmaya çalışan kaç insancığın masasına düşmüştür diyor içinden, sonra yine onların mekanik kanat çırpışlarında bir mucize arayanın o arsız yazarlar olduğunu düşünüp, gülümsüyor.

Akıllarına şaşıyor insanların ve kendinin. Dertleri hep yaşatmak olan insanlar ve dertleri hep yok etmek olan insanlar var. İkisine de şaşırıyor ve aklını alması için tanrıyla konuşuyor:

" Senin verdiğin akılla varlığıma karşı çıkıyorum. Ben yaşama sarıldıkça, her şeyin öldüğüne şahit oluyorum. Yaratıların güzel ama ölümlü; varlığım hissedilebilir olsa da geçici. Sarılacak bir şey bulabilirsem, hemen sarılıyorum. Sonra kollarımın arasında esen rüzgârla uyanıyorum. Her şey senin bize verdiğin mutsuz hayatı kabul edemeyişimizde gizli biliyorum”

Sonra akıl ve ruh, aynı deniz ve gökyüzü gibi karşı karşıya duruyorlar. Akıl ruhu inkar ederse kendinin de anlamsızlaşacağını fark ediyor ve onun tanrıyla olan, tarihin en karmaşık monologu böylece sona eriyor.



**DW-aver-**


19.2.11

Oksijen

Bu sabah uyandığımda kendimi gerçekten tanımıyordum. Bir an için, başka bir bedende uyanmış bir ruh ya da başka bir ruhun istila ettiği bir bedendi terden ıslanmış yatakta uzanan. Ölmek gibi bir şey dedim kendi kendime bunun için. Ruh o kadar yabancılaşıyor ki hastalanan, yaralanan, berelenen bu et yığınına; artık tanımadığı ve kusursuzluktan giderek uzaklaşan bu vücudu terk edip gidiyor.

Siz de kendinize yoğunlaşabilir misiniz biraz. Ben bu konuda kendimi fazla umursayanlardanım. Ben derim kendime, öleceğim. Aman allahım ben. Evet evet yanılmadınız. Şu yıllardır yaşadığım hayata, hayallerime, dostlarıma veda bile edemeden belki. Belki de sık sık uğranılan bir hasta yatağında uzun müddet dostlarımın Camus'nun deyişiyle aperitiflerinden olacağım. Ama ben öleceğim. Yıllardır nefes alarak, yiyerek içerek, severek sevişerek, öğrenerek, eğlenerek, okuyarak, yazarak büyüttüğüm bu ömrü bir çöp bidonunda göreceğim. O an koşup bir pencereye derin derin soluklanırım.


*hastayım*

2.2.11

Acemi Kuş

Yeryüzüne yaklaşıyorum tersine
Uçmak böyle miydi dersin
Kocaman bir palto gibi kanatlarım
Su almışlar; ağırım
Başım dönüyor; nevrim hey hey,
Kalıbımı basamıyorum fikirlerime
Öyle bulanık hücrelerim

Uçamamışım yani
Bir ağaç gölgesine tünemiş tüylerim
Bense çok yukarılarda konuyorum bir dala
Kediler beni izliyor salya sümük
Ağızlarına ediyorum
Bir bunu beceriyorum
Başka da numaram yok



***dw***

31.1.11

Düzeltmeler

-*-Dibe iyice batmış botlarım, ayağımı göremiyorum, öyle ki çamur... Yağmur çivi gibi yağıyor, hani adam mı öldüreceksin tanrım dersin ellerini kaldırıp. Dündü... Bilirsin yağdı mı burada sonu gelir göklerin, burada her şeyin acele bitesi vardır. Sonsuzluğu bile çürütür burası. Dün, kadife gömleğimin üzerine o sevmediğin paltoyu giydim. Ağzımda Dunhill elimde kakaolu likörüm. Balkona çıktım. Evinin tam karşısındaki o harebeyi getirdim gözümün önüne. Biliyor musun senin o harabedeki görüntünle yaşıyor burada tüm dünya. O sinirli bakışlarınla dikiliyor gökdelenler; hani o ne yapıp edip taklit edemediğin senden bahsediyorum. O reddedişin, karşı duruşun, yüzünü pantomim yaparcasına her gün boyaman beyaza. Yüzünün solukluğuna inat tam karşımda parlıyor kapitalist binalar. Sen bunu mu istedin bizim için? Sanmıyorum; ama oldu işte.

-*-Bir adam İstanbul'da temiz giyimli, elinde bir tekel birası, içiyor bir yandan da bana uzatıp duruyor al iç diye. Tertemiz sakalı ıslanmış ve buz sarkıtları gibi damlatıyor yakasına birayı. Kendinden geçmiş, ellerini kah havaya kah bana doğru sallıyor, onu yargılayanları anlatıp duruyor. Beni istemediler diyor, ben de ne yapacağımı bilemedim. Hayatta ne olacağımı bilemedim. Eş mi, baba mı, oğul mu, işçi mi memur mu... Kimin için yaşamaya yanaşsam beni öldürmek istedi diyor. Bir kadına doğru işaret ediyor, işte bunlar hep aynılar, hepsi ölü... Sonra bir sigara istiyor benden ve yaktıktan sonra yürüyor benden uzağa. Az sonra geri dönüp, sen iyi bir adamsın diye bağırıyor bana. Sessizce kafamı öne eğiyorum. Ona tekrar baktığımda gökyüzüne kelimeler savurduğunu görüyorum. "Orada mısın, orada mısın?"

-*- Tanrı'nın olmayışı dünyayı önemli kılıyor değil mi? İstediğin kadar günah işleyebilirsin artık, bir rahibeyle misyoner pozisyonunda sevişebilirsin, bir milyonerin hesaplarından para çalabilirsin elinden geliyorsa, çalışmanın kutsallığı yalanına inat aylak aylak gezebilirsin sokaklarda, elinde cıgaran ve biran. Ya da son kullanma tarihi yaklaşan bir fındık ezmesini yer gibi aceleyle ve zevk ala ala yaşayabilirsin hayatı. Daha özgür olabilirsin. Daha perdesiz bakabilirsin sokağa.



***dw***

27.1.11

Ah kafka

"Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerleyebildiğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu"

Takla atmayı hiç beceremeyen bir adamdım, dünyayı tersinden görmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum. Düz görmekte ne kötülük var demeyin, derdim tersten görmekti işte... Aynalar döşedim tüm duvarlarıma, amuda kalkıp öyle baktım şaşkın kedimin gözlerine, tüm eşyaları her türlü zahmete katlanıp tersten astım odamın tavanına. Hiç biri işe yaramyordu. Sonra gittim ve duvarda asılı fotoğrafının yıllardır ters durduğunu fark ettim. Tüm sorun buydu, onu düzelttim ve her şey istediğim gibi oldu.



***^^P***

25.1.11

Başlama Vuruşu

Kanımı çalkalayan tümseklerden geçiyorum, kafa derimin altında karıncalanan düşünceler pek de başarıyla çıkmadılar su yüzüne. Öyle olsalardı şimdi böyle engebeli olmazdı yolum. Boşlukta dolanmaktan nasır tutmuş ayaklarım, hani daha yazılmadan buruşmuş mektubu gibi şairin. Bunca dolambaçlı yoldan sonra, midem bulanmakta haklı galiba, onu bir doktora göstermekle haksızlık edeceğim. Ortaya bir kule gibi yıkılmak istiyorum, hani pencerelerden atlayıp penguenler gibi uçamamak, olsun şansımı denemek... Sincapların boyun altından öpmek istiyorum, maymunların kıçını tekmelemek.
Kaçıp kaçıp sonra hiç bir şey olmamış gibi dönmek güzelmiş. Hücum eden bir savunma oyuncusu gibi acemiyim ve heyecanlı. Sanki hayat yeniden başlıyor gibi saçmalıklardan bahsetmiyorum. Az kalmış bir şeyi daha lezzetli bulmak gibi bu.

Saatimin durduğunu bana söylemesin kimse böyle her şey daha sakin.




***DW***

19.11.10

Her Günün Kahramanı

O kötü günün kahramanıyım, ama o gün gelmesin diye yaşadığım bu akvaryumu ağzına kadar benzinle doldurup bir sigara yakabilirim ve işte ben o kadar az insan görüyorum ki size karşı nasıl davranacağımı unutttum sayın bayan. Evet her şey değişiyor, çok şey bilmemize gerek yok diyorum kendime kendime. Sadece olacaklar ve ölecekler var. Onun yaklaştığını, o afallayan halimizle hissettiğimizde bize yaşamın tümünü tattıracak belki de. Ama anlıyorum ki hayal gücümüz yine de yaşama tat katıyor, belki de sadece bunun için yaşamak gerekiyor.

Hayal gücüm özgürlüğüm ve ona engel vuramıyorlar. Ama dediğim gibi unutuyorum. Belki de dediğin gibi ilaçlar kullanmalıyım. Hayal gücümü arttıracak ilaçlar. Beni küçük gereksiz kalabalıklara savuran bu yalnızlıklardan kurtarmalıyım kendimi. Sadece seninle yalnız kalıp hayaller kuracağımız günlerin hayalini kurmalıyım. O kadar az insan ki, unuttum unutuyorum nasıl davranacağımı. Kim olduğumu biliyorum ben ve bunu kaybetmemeliyim. Değiştirilmemeliyim. Sadece kim olduğumu bilmediğim anlara şahit oluyorum ara ara. O anlarda beni vurmamalı kimse, beni kendimle vurmamalısın. Ben kötü değilim, çünkü geceleri rahat uyuyabiliyorum. Çünkü kötüler benim kötü geçirdiğim o öğleden sonralarında gülüyorlar ve ben de onların kıvrandığı o geceleri rahat geçiriyorum. Ben iyiyim, ben kötü değilim. Ben iyiyim, en azından iyiyim.

Kişinin kendi kendini değerlendirebilmesi zordur, kendi kendini ödüllendirmesi çılgınlıkken kendi kendini cezalandırabilmesi çok kolaydır. Ama ben ödül ya da cezayı boşveriyorum ve sadece kendimi iyi addediyorum.

Çevrem hareketleniyor bense inadına ağırlaşıyorum, çevrem değişiyor ve ben kabuğumu üzerimden atmaya dahi korkar haldeyim. Yalnızlığım çevremdeki hengameye rağmen giderek artacak. Özgürlüğümü kolayca elden bırakabilir miyim diye korkar oldum. Silaha sarılabilir miyim kendimi cezalandırmak adına. Kolayca kaçabilir miyim, gitsem de fark etmez mi gerçekten. Gerçekten gitmeli miyim?




**onb. dw**

31.7.10

Beklemek

Tren garının yirmi metre ilerisinde bir kahvehanede zamanın geçmesini bekliyordum. Sadece bir saat sonra onu getiren tren gara yanaşacaktı. Tam altı aydır onu görmüyordum. Ne gittiği yeri, ne de ne halde olduğunu biliyordum. Tam tamına üç saat evvel gelip, onu beklemeye başladım. İçtiğim altıncı bardak çay ve beşinci sigara ile ona gitgide yaklaşıyordum. Her nefes duman, bir durak geçişi gibiydi ve her yudum çay, bir kilometre yol gibi beni ona götürmekteydi. Kafamı cama doğru çevirdim. Hava biraz önceki kapalı halinden kurtulacak gibiydi. İleride ağaçların yeşilliğine vurmuş güneş, saniye saniye sarartıyordu gökyüzünü. Yeni atılmış asfalt ise hala ıslaktı. Kuşlar yağmur ertesi ziyafetleri için yere konmuşlar ve arabaların geçişine dahi aldırmadan birbirlerinden daha önce yerdeki kıt ganimeti kapışma derdindeydiler. Biraz sonra bakışlarım, içinden geçip dışarıya yöneldiği pencerenin camına yoğunlaştı. Bu kadar temiz bir kahvehane camına hiç rastlamamıştım doğrusu. Öyle ki üzerinde dolaşan sinek, gökyüzüne konmuş dev bir canavar gibi görünüyordu. Masadaki gazeteyi sineğin tam üzerine yapıştırıp her şeyi biraz kirletebilirim diye düşündüm, kendi kendime güldüm.

O sırada gara bir tren yanaşıyordu, beklediğim kişinin nereden geleceğini bilmediğim için; henüz gelmesine vakit olsa da, tüm trenleri karşılamak için ayağa kalkıp pencereye yöneliyordum. Öyle ki ,işine aşık olan bir gar görevlisi gibiydim. Tren, iki dakika sonra hareket etti, inen bir kaç üniformalı beni heyecanlandırdıysa da onu aralarında göremedim. En son, kucağında küçük bir kız çocuğuyla bir ihtiyar indi trenden. Nedense, iner inmez, bu mesafeden de olsa beni görür gibi, bana doğru ilerledi. Şimdi yavaş adımlarla kahvehaneye gelen bu adamı daha önce hiç görmemiştim. Biraz sonra kapıyı açıp içeri girdi. Kapı, arkasından gürültüyle kapanır kapanmaz kucağından kız çocuğunu yere bıraktı ve boş bir masaya ilerledi. Kahvehanenin temizliğini yapan kız, masanın üstündeki küllükleri boşaltırken benim altı izmaritim ve küllerle dolu tabağıma iğrenen bir ifadeyle baktı. Bense, hemen bir sigara daha yaktım ve içeri giren bu adama neden bu kadar hayret ettiğimi anlamaya çalıştım. Neden bu kadar tedirgindim. En azından neye benzediğini biliyordum beklediğim kişinin. Hem altı ayda bu kadar yaşlanmış olması mümkün değildi ki, içimden yine kendime güldüm. Belki bir tren değil, bir zaman makinesiydi beklediğim ve beni kendi geçmişime götürüyordu.

Bana söylenilen zamana yalnızca yarım saat kalmıştı. Şimdi küçük kız, penceredeki sineği kovalıyor, yaşlı adam ona gülümseyerek ama nedense hüzünle bakıyordu. Kızın hareketleri çok hızlıydı, bir cama bir yaşlı adama doğru seğirtiyor ve arada bir de gazozundan bir yudum alıyordu, onun  masaya hızla yanaştığı zamanlarda yaşlı adam, çay bardağını iki eliyle tutup, devrilmesini önlemeye çalışıyordu. Adamın bir an ayağa kalktığını fark ettim. Evvela temizlikçi kıza fısıldadı, sonra cebinden çıkardığı bozuk paralardan itina ile bir kaçını seçip, çay tabağının içine bıraktı. Kız, birden kendine emredilmiş gibi adama koşup eline sarıldı. Adam dışarı çıkmadan evvel bana doğru bir kaç adım yaklaşıp iyi günler efendim dedi, sanırım birini bekilyorsunuz. Bunu bilmesine çok şaşırmadım ama; benimle iletişime geçmesi afallatmıştı. Evet,  dedim birini bekliyorum. Emin misin geleceğine dedi. Eminim dedim. Ne mutlu sana o halde, iyi günler evladım dedi ve ağır adımlarla dışarı çıktı.

Arkasından kalkıp gitmek istedim. Sanki bu soruların içinde bir ima arar gibiydim. Ne yani emin olmamalı mıydım? Neden sonra, adamı pek ciddiye almamam gerektiğini düşünüp, bir sigara daha yaktım. Temizlikçi kız elindeki gazeteyle sineği öldürmüş yerde can çekişini izliyordu. Sonra arka cebinde çıkardığı bir bezle camı silmeye koyuldu. Gökyüzünü bu şekilde temizleyemezsiniz diyecek oldum. Sonra vazgeçtim ve gözüm güneş ışıltısıyla parlayan raylarda beklemeye devam ettim. Zamanın geçmesini mi bekliyordum, onu mu bekliyordum bilemedim.

*dennis warhol*

12.7.10

Silahları bırakmak gibi seviyorum seni sincabım

D., tam karşısına, bir masanın üzerindeki eski ve hacimli bir kitap üzerine oturttuğu kendisiyle sohbet ediyordu. Karşısındaki, kimi zaman sabırsız ve dinlemekten bıkmış görünüyor; öyleyken ona henüz söylemediği şeyleri de söylemesini tembihliyordu. Genelde konuşmayla ilgisizdi, kitabın nerede kalındığı bilinsin diye bir ayraçla işaretlendiği bölüme, topuklarıyla bir ritme uyarmış gibi arsızca değiyor, arada sırada sayfaları baş parmağıyla güçlükle de olsa kıpırdatabiliyor ve sanki kitaptan bir pasaj okurmuş gibi yüksek sesle bir şeyler geveleyip tekrar eski haline geri dönüyordu. Bunu varlığını sürdürdüğünü belli etmek için yapar gibiydi.

Kalkıp kitabın kalınca cildinde dolaşmaya başladı. Bir alınganlık gösterir gibi dudaklarını bükmüş, arada göz ucuyla beridekine bakıyordu. Sonra üstüne bastığı her harfi okudu yüksek perdeden. Kaaa, AAAA, Neeee. Harfleri böyle ayrı ayrı okuduktan sonra birleştirmesi için bir yere havale etmiş de cevap bekliyor gibi durdu bir süre. Sonra haa evet, KAN dedi, hani o sıcak ve ıslak, dumanı tüten kırmızılık.

Bu küçük adamın ilgisizliği arttıkça huzursuzlanıyordu D. Ona anlatmak istediği ne varsa anlatmıştı aslında, söylemediği şeyler neydi ki, hem madem söylenmedik bir şeylerin var olduğunu biliyordu neden kendisi söylemiyordu. Belki bir müzisyenden sevdiği bir şarkıyı dinlemek ister gibidir dedi bu tavır. Hani şarkıyı herkes bilir; ama kimse o gibi çalamaz, söyleyemez. Ondan daha iyi söyleyeni mi çıktı; elbet bu kez de vefa bir yere kadar o dudakların ötesine bırakmazdı o gözleri. 

Kitabın üzerindeki gözlüğün arkasına geçen küçük adam, biraz daha büyüme hevesindeymiş gibi yanaklarını şişiriyor, göğsünü ve ciğerlerini havayla dolduruyordu. Sanki D.'ye meydan okur gibiydi. Eline çalışma masasının üzerinde duran dolma kalemlerden birini almış ve bir kılıç gibi göğe doğrultmuştu. Sen, dedi, oradaki yaklaş ve bir kelime dahi etme, zaten söyleyeceklerinin bitmiş olduğuna eminim. D. ürkmüş değildi ama şaşırmadığını da söyleyemezdiniz. Yüzünü kitaba iyice yaklaştırdı. Adam kalemi bir anda yanağına batırdı D.nin ve acıyla geriye sıçrayan D. kendini odanın ortasındaki sobanın yanına kadar gitmiş buldu. Bu saldırıyı hiç tahmin etmemişti. Hemen sobanın üzerindeki demirlerden birini kapıp adamın üzerine yürüdü. Ama onu hemen oracıkta bulamadı. Elindeki demiri sıkı sıkı kavrayarak, titizlikle aramaya koyuldu adamı. Vazoların içinden çekmecelere, mürekkep kutularından abajurun içine kadar. Fakat sonra D. adamın hiç de bulunmayacak bir yerde olmadığını fark etti. Küçük adam kitabın içindeydi. Tam da ayraçın olduğu sayfanın içine gizlenmişti. Bunu bu sayfadaki haddinden fazla şişkinlikten anlıyordu.

D. adamı ürkütmemek için yavaşça aldı kitabı eline ve göz hizasına doğru kaldırıp adamı görmek için tek gözünü de kapayarak incelemeye koyuldu. Küçük adam içeride bir küçük ışık yakmış kitabı okumaya koyulmuştu. Bunu yaparken de zorlandığı çok açıktı. D. ona yardım etmeyi aklından geçirdiyse de yüzünün acısını henüz unutmamıştı, elini yüzüne attığında akan kanı fark etmiş şimdi daha bir hırsla avuçlarının arasındaki kitabı izlemeye koyulmuştu. Kitabın kalın ciltlerini iki avucunun ortasına alarak D. büyük bir hızla kitabı açıp yine büyük bir hızla kapadı ve hemen elinden yere fırlattı. Sobanın sesi büyük bir gürültüye dönüşmüştü. D. sobaya sırtını vermiş yerde hareketsiz duran kitaba bakıyordu. Cesaretini toparlayıp kitaba yaklaştı, kitabın her hangi bir yerinde kan ya da bir başka sıvı görünmedi gözüne. Alıp kitabın şişkin duran sayfasını açtı. Sayfa 155 yazıyordu altta. Sonraki sayfalar ise bomboş ve numaralandırılmamıştı. Bu işte kitabın son sayfasıydı ve sayfanın ortasında o küçük adamın yerine yalnızca bir ayraç vardı.

Kitap şu sözlerle bitiyordu;

155 gündür buradayım ve sana kendimi anlatmak için bir yol arıyordum. Sanırım en iyi yol buydu. Sana acı verdim affet, ben silahımı bırakıyor ve evime dönüyorum.

D. kitabı gümbür gümbür yanan sobaya atıp, evine doğru yola koyuldu.

***DW***

27.6.10

Beyaz Vadi

Seninle sevişeceğim dedi. Böyle diyerek ne umdu; bir ödül müydü bu, yoksa bunun beni değiştireceğini mi düşünüyordu? Hayır o kadar basit olduğuna inanmıyordu, buna eminim. Ona göre bizimle ilgili şeylerin nedenleri normal sonuçlar doğurmamalıydı ya da normal sonuçların nedenlerinde bir karmaşıklık olmalıydı. Belki de en büyük hata buydu.

Daha önce hiç düşünmediğim, hayatımın hiç bir anıyla ilgisi olmamış belki de düşünmekten korktuğum sorular soruyordu. Yanıtlarımın doğru mu yanlış mı yoksa ustaca söylenmiş yalanlar mı olduğunu anlayamıyordum bu yüzden. Ona konuşmak çözüm değildir diyebilirdim ve susmasını isteyebilirdim, aba altından. Ama bu sorular beni yavaş ve yumuşakça acıtıyordu ve bundan hoşlanıyordum.

Elimi elbisesinin altına soktuğumda buz gibi bir bedene değdim. Beni istemiyor olabilir mi dedim?Neticede, kelimeleri ruhundan ayırabilecek kadar zeki biriydi. Beni istediğini söylemesinin nedeni de bir çeşit cezalandırmaydı belki, bir çeşit aşağılama planı olacaktı bu. İnatla elimi en olmadık biçimde en olası yerlerine bastırıyordum. İlginç bir inatla vücudunu soğuk tutabildi.

Bu bembeyaz vücut, soğukluğuyla bir buz kütlesi gibiydi. Üzerinden hafifçe kalktım. Ne o pes mi ettin dedi. Hayır, dedim, sadece seni istemediğimi fark ettim. Böyle söyleyerek onu kışkırtmak değildi niyetim ki bu çok klasik bir yöntem olurdu. Derdim gereçekten de bu değildi, sadece bir sigara içmek istemiştim. Pencere kenarına doğru gittim, ziftlenmeye başladım. Pervazları küllük niyetine pervasızca kullanıyordum.

Aşağı baktım, çiftleşen kediler gördüm. Erkek olan-kırmızıydı- dişlerini altındaki dişiye-simsiyahtı- sıkıca geçirmiş ve onun kaçmamasını sağlamıştı. Dişi, gözlerini huşu ile kısmıştı ama yine de istemez bir görüntü çiziyordu. Bu hayvanlara şaşmamak doğrusu zor, hani beklese erkekler, böyle kur yapmasalar dişiler mecburen kendileri gelecekler. Bir şekilde üremek kaygısında iseler bu iş yapılmak zorunda. Sigarayı üzerlerine fırlattım kedilerin, perdeyi kapadığımda bana sinirle baktığını görür gibi oluyordum kırmızı kedinin, ama asıl kızgın olan beni yarı açık koltuğun üzerinde bekleyen bu kadındı. Ona üstünü giyinmesini söyledim. Göğüslerinin arasında bir beyaz vadi uzanıyordu ilkin yanıma geldiğinde, şimdi ise sinirden derin derin aldığı nefesler bu vadinin hunharca dolmasına bir ovadan farksız görünmesine neden olmuştu. Ona bir iki beylik laf söylemem beklenirdi elbet. Söylemedim...

26.5.10

Eksik

Onbaşı W., ıslak ceketini çıkarırken, keyifsiz ve ağır aksak bir ıslığı henüz bitirmişti. Ceketi, saygı duyduğu birine giydirir gibi itinayla astı kırık beylik sandalyesine. Masada duran iki gün öncesine, cumaya, ait gazeteyi aldı eline.. İlk sayfasında savaşa dair haberler yer alırdı hep; ölü ve yaralı sayıları, kazanılan kaybedilen cepheler, yeni asker sevkiyatları, kurmayların sert açıklamaları, devlet adamlarının duruma göre değişen demeçleri, vatan hainleri, sonra kahraman askerler ki ölü ve yaralılardan ibaretti. Bu sayfalar W.’nin ilgisini çekmiyordu hiç. Bugün günlerden pazardı. İnsanlar bugün sabah kahvaltılarını, geciktirip, bir restoranda keyifli sohbetler eşliğinde yaparlardı, güzel aromalı kahveleri koca burunlarına çeker, bol çikolatalı kruvasanları şehvetle ağızlarına sokuştururlardı. Garsonlara bahşiş bırakmamak için kuruşu kuruşuna para vererek koca kıçlarını kaldırıp alışveriş yapmak için kalabalık caddelere akarlardı. O caddelerin ortasından bir sel gibi geçer ve kenarda köşede ne varsa beraberlerine katıp götürürlerdi. Pazar sabahları kimi insanlar ise yataklarından hiç çıkmamakla yetinirlerdi. Ayaklarını bembeyaz çarşaflarına dolar kah yanaklarını yastığın soğuk kenarında serinletir, kah eşlerinin yanaklarında sıcaklığı bulurlardı. Onbaşı iç geçirdi ve savaşmayan milletleri düşündü, tüm günleri “Pazar” gibi olmalıydı. Sırtını sandalyesine yaslayıp pencereden dışarı baktı. Yağmur iyice yağmış ve tozu toprağı yere sermişti, ağaçlar bu tatil gününün keyfini çıkarırcasına yerlere kadar salmışlardı yapraklarını. Önceki gün köklerine bir askerin kanı akan kızılçam, sanki renginin hakkını verir gibi kırmızı göründü gözüne. Ağacın etrafında birkaç tane de sincap ölüsü vardı. Bağırsakları ve dilleri dışarı çıkmış, topladıkları fındıklar kurşun kovanlarına karışmıştı. Onbaşı ağzında sigarası olduğu halde dışarı çıkıp cesetlere yöneldi. İki sincap cesedini de tek eliyle kavradı ve kızılçamın geniş kovuğuna yan yana koydu. İleride onu izleyen birkaç asker olduğunu fark etti. Yüzleri acıyla yere düşmüş bu askerler alay etmeye dahi takat bulamadıkları bu görüntü karşısında hafif gülümsediler. Onbaşı yüzlerindeki gülümsemeyi hayra yormasa da onlara tepki vermeyerek odaya geri döndü.

Oturup silah ve top seslerinden arınmış bir günün keyfini çıkarmak istiyordu. Postallarını çıkartırken, gözü masa üzerinde duran haritaya çarptı. Onu daha önce de görmüştü ama bu kez haritada bazı işaretler olduğunu fark etti; haritayı evirip çeviriyor, bir ters bir düz ediyordu. Sonunda beş ev ve bir ahır da dahil olmak üzere altı çarpı işaretinin ısrar ve sertlikle karalanmış olduğunu anladı. Bu evlerin cephanelik ya da sığınak olarak kullanılmak üzere tespit edilmiş olabileceğini düşündü önce, sonra bu bögeyi tanıdığını fark etti. Daha önce birkaç kez yalnız başına gezdiği kel bir tepelikti burası. Buraları iyi biliyor ve hatta burada yaşayan insanlardan bir kaçını tanıyordu. Bir keresinde ona gerçekten çok lezzetli bir şarap sunan kızı da hatırladı birden. Merakını gidermek için oraya gitmeliydi, haritayı iyice aklına kazıyarak ormana doğru yola çıktı. Yolda ona nereye gittiği sorulduğunda ne diyeceğini dahi bilmiyordu. Bu yüzden dikkatlice dolandı bölüğün arkasından ve ormana daldı. Adımını bastığı her yerden hayat fışkırıyordu. Çekirgeler zıplaşıyor, çiftleşen tavşanlar homurtularla kaçışıyor, mancınık misali gerilen dallar ayağının üzerinden kalkmasıyla zembereğinden boşalırcasına üzerlerinde ne varsa havalandırıyordu. 

W. uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından köye vardı, gördüğü manzara ürkütücüydü. Köy tanrının vaad ettiği kıyameti yaşamış gibiydi. Tüm evler yıkılmış, bir kısmı hala yanmakta olan ahırlardan, hayvan ölüleri dışarılara yayılmış ve evlere elli metre madar uzaklıkta bir duvar dibinde köyün tüm sakinleri cansız uzanmışlardı. W. istemsiz silahına sarıldı. Duvara doğru yürüdü. Onu önce sinek sürüleri karşıladı sonra pıhtılaşmış kan birikintileri ve üzerinde kurulmuş mikro hayatlar...

Köylülerin, eksiksiz, hepsinde ikişer üçer kurşun yarası vardı. En az kırk beden vardı yerde, Onbaşı W. büyülenmiş gibi yürüyordu aralarında. Hepsinin yüzüne tek tek bakıyordu geçerken. Ne aradığını bilmiyordu ama yüzlerine bakmakla sanki bir şey öğreniyor gibi hissetti. Bir sanat eseri gibiydi ölüm belki de şu an. Asker olduğu ilk andan beri korktuğu ölüm, böyle bir şeydi demek. Toprağın, kurdun böceğin seni yemesine izin vermek... Üzerinde birilerinin yürümesine ses çıkaramamak... Onbaşının ayaklarına cesetlerin kolları bacakları dolanıyor, sanki tüm gücü ve canlılığı ölüleri kıskandırıyor ve o da aşağı çekilmek istiyordu. Bir an W. onların bu halleriyle daha güçlü olduklarını hissetti, artık kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Buradaki erkeklerin yaşarken çok değer verdikleri penislerini bile kesseniz şimdi, gıklarını çıkarmazlardı; ya kadınlar, boyunlarından en değerli ziynetleri bile alınmıştı, şimdi onları elmaslarla; yakutlarla süsleseniz kurvasanlar kahveler sunsanız yine de iyi hissedemeyeceklerdi.

Onbaşı yerdekiler arasından kendisine şarap veren kızı zorlukla seçti. Göğüsleri elbisesinden dışarı uğramış ve göğüs uçları dişlenerek kopartılmıştı, karnındaki kurşun yaraları kurtlanmıştı. W. kızın üstüne iyice geldi, ona bakarken midesini zor tutuyor, kokudan kurtulmak için kol uçlarıyla burnunu kapatıyordu. Kendisine bir kaç gün önce gülümseyen o ağzın içi siyaha çalan bir kanla dolmuştu. W. en azından onu gömmeliydi... 

İşini bitirdikten sonra evlere doğru yürüdü, işaretlenmiş olanları tespit etmeye çalıştı. Bunlardan bir tanesinin kapısında durdu. İçeride irice bir kedi, yavrularıyla beraber yatıyor onları emziriyordu. Bereket, onların sonu sincaplar gibi olmamıştı. Adımını odaya attığında duvardaki fotoğraflara gözü takıldı. Muntazam bir sırayla çivilenmişlerdi. Aile fotoğrafları ve birkaç ihtiyarın fotoğraflarıydı bunlar, bunun dışında evlerde hiç bir şey yerli yerinde değildi. Tüm eşyalar yerlerinden edilmiş ve hiç biri kendisi gibi değildi. Masalar sandalyeler ters dönmüş kaplumbağalar gibi düzeltilmeyi bekliyor, mutfak eşyaları toz toprak içinde yıkanmayı hayal ediyorlardı.

W. dışarı çıktı, köyde hala yanmayı sürdüren büyük bir ahırla beraber altı ev ve iki tane de küçük kümes vardı, işaretlenmemiş olan tek bir ev vardı, diye düşündü. Gözünün önüne haritayı getirdiğinde o işaretlenmeyen evin hangisi olduğunu anlamakta gecikmedi. Ahırın az ilerisindeki, ormana en yakın ve diğerlerinden daha büyük olan evdi bu yağmadan kurtulan. W. biraz dikkat edince evin bacasından duman çıktığını fark etti. Bu duruma bir anlam veremedi önce, burada cesetler kurtlanırken orada birileri keyif mi çatıyordu?

Onbaşı W., büyük bir merak ve öfke ile eve doğru yürümeye başladı, her adımda silahına olan yakınlığı artıyordu. Evin kapısına doğru adımını attı, kapıyı açmayı denedi; ama sürgülenmişti besbelli. Evin etrafını dolanıp pencereleri kontrol etti; hiç biri açık değildi. Kapıyı çalmaya karar verdi, silahın dipçiğiyle sertçe vurdu, eli hemen tetiğin üzerine dönüyor ve nedensiz titriyordu. Bir kaç kez daha vurduktan sonra kapı açılmayınca, içeri kulak kabarttı. İçeriden gelen gürültüyü fark etti, cıvıl cıvıl çocuk sesiydi bu! W. şaşkınlıkla tekrar dinledi ve çocuk sesi olduğuna emin oldu. Onlarca hem de!

Geri dönüp duvar dibine baktı, yerde yatan cesetleri gözüyle taradı, bu cansız bedenler arasında tek bir çocuk bile olmadığını fark etti. İçeridekiler köyün çocuklarıydı demek! Kapıyı tekrar defalarca çaldı ve en sonunda amacına ulaştı. Kapı yavaşça açıldı, içeride en az on düzine çocuk vardı. Ona kapıyı açan da ergen bir erkek çocuğuydu. W. erkek çocuğuna doğru eğildi. Siz nasıl kurtuldunuz? diye sordu. Çocuk, tek kelime bile anlamamıştı. Gözünden akan yaşları W.nin ceketine silerek ağlamaya devam etti. W. çocuğu kafasından tutarak beraber yürüdü ve içeri girdi. Gerçekten de kapıyı açan çocuktan daha büyüğü yoktu içlerinde. İçlerinde kundakta olanlar dahi vardı. Kimileri ağlaşıyor, kimisi her şeyden habersiz merdivenlerin trabzanlarından kayıyorlardı.

W. önüne gelen ufaklıkların hiç birini atlamamaya çalşarak kafalarını okşaya okşaya, yanaklarını seve seve yukarı çıktı. Uzun bir koridor vardı şimdi önünde; açık kapılı odalardan, çocuklar fareler gibi kaçışıyorlardı. Onbaşı, en arkadaki odada koridora uzanmış uzun bacaklar gördü, bunlar odanın içinde cansız yatan muhtemelen evin sahibi olan çifte ait bacaklardılar. Çiftin kurumuş kanı üzerine çocuklar parmaklarıyla belli belirsiz harfler çizmişlerdi.

W. tekrar aşağı indi. Tüm çocukları yüksek perdeden ıslık çalarak susturup, aşağı salona topladı ve onları evden çıkarmaya başladı. Çocuklardan büyük olanlar kucaklarına henüz yürüyemeyenleri aldılar ve küçükler de kah el ele tutuşarak kah büyükçe olan kızların eteklerine yapışarak W. yi takip ettiler. W. peşinde çocuklarla cesetlerin yattığı yerin ters istikametinden köyü terk etti. 

Onbaşı W. bu çocukların ailelerini öldürenlerin kendi arkadaşları olduğunu biliyordu, kendisi de bu çocukların anne babalarından birini öldürmüş olabilirdi. O eve neden çarpı konulmamıştı, çocukları kurtarmak için mi, bunu henüz bilmiyordu. Belki de birliğin içinden birisi, köye bu operasyonu önceden haber vermiş ve güvenli olan evin hangisi olduğunu bildirmişti. Yine de bu ihtimalleri pek önemsemedi. W. şimdi bunları değil arkasında neşeyle yürüyen çocukları düşünmeliydi, onbaşıyı ölümün karanlığından cahil bakışlarıyla ve cıvıltılarıyla çıkarmışlardı. Onlar, bu pazar sabahında kendisine hiç bir şehirlinin yaşayamayacağı, alışveriş için girdikleri dükkanlarda bulamayacakları çoşkuyu hediye etmişlerdi. W. bu düşüncelerle yürürken, ona kapıyı açan ergen yanında bitiverdi. Çocuğun yüzündeki asimetrik çilleri, kir sanarak cebinden çıkardığı mendille silmek istedi W. . Çocuk yavaşça itti Onbaşıyı. Çillerinin üzerinde gezdirdi ellerini. W gülümsedi, özür dilemek istedi. Çocuk bir daha itti W. yi ve cebinden çıkardığı silahı Onbaşıya doğrulttu. Onbaşının kolundaki armayı işaret etti silahın ucuyla. W. o an, duvar dibindeki ceset denizinin kendi birliğinden birilerinin işi olduğuna emin oldu. W. dillerini anlamayan bu çocuklara hiç bir şey dememeye karar verdi. Ne yapmak istiyorlarsa yapmalıydılar, çünkü artık onların da o ölüler gibi kaybedecek bir şeyleri yoktu. Silahını yere attı ve gözlerini önce uzakta oynaşan sincaplara doğru çevirdi, sonra sıkıca kapatıp bekledi. W. gözlerini birkaç dakika boyunca kapalı tuttu. Çocukların onunla ilgili kararını bekliyordu. Birden yüzünde bir ıslaklık hissetti. Gözünü açtığında küçük bir kız çocuğunun onu yanağından öptüğünü anladı. Ergen çocuk, elindeki silahı bırakmış ve kucağına iki, sırtına da bir bebek almış gitmek istediğini fısıldıyordu. W. şimdi ne yapması gerektiğini bilmiyor ve öldürülmediğine pek de sevinmiyordu. Diz çöktüğü yerden kalkıp çocuklara doğru ilerledi. Ona bakan seksen doksan çift göz vardı. W.nin ayaklarının üstünden zıplaşarak bir sincap sürüsü geçti. Onbaşı çocukları peşine takarak ıslıklarıyla ormana doğru yol aldı.





*denniswarhol*

17.5.10

İçeride

İçeri girebilirdim aslında; ama ancak kırılmış bir camın içinden geçerek yapabilirdim bunu. Bu kırıktan, odanın düzenini görebiliyordum. Buna bir düzen denilemezdi aslında, üç beş kırık sandalye duvar dibine kurşuna dizilmiş ve can vermişler gibi sıralanmıştı. Koyu renkteki duvar kâğıtlarından başlayarak süreklilik gösteren bir karartı vardı içeride. Sanki birisi tavana asılmış, odayı sürekli daha koyu bir siyaha boyuyordu; bu yüzden ışığı ne kadar arttırırsanız arttırın oda aydınlatılamayacak gibiydi. 

Odanın sağ köşesinde sarışın bir kız çocuğu burnuyla oynuyor ve burnundan çıkardıklarını iştahla ağzına götürüyordu; annesi olduğunu sandığım kadın, her seferinde çocuğun eline bir şaplak vuruyordu. Diğer taraftaki kadının elleri bacaklarının arasındaydı ve yüzünde zührevi bir zevk ifadesi, şöminenin içindeki tespih böceklerini gözlüyordu. Elindeki şömine maşasıyla böcekleri hafifçe dürtüyor, onların ölü taklidi yapmalarını sağlıyor ve cansız gibi yere uzandıkları bu zaman içinde kahkahaları patlatıyordu. Bu müsamereden sıkıldığında aynı maşa ile böceklerin kafalarını eziveriyordu. Hemen ardından aceleyle kalkıp hazır ola geçiyor, salonun ortasına dönerek, birileri hesap verir bir ifade takınıyor ve onlar artık biliyorlardı diye bağırıyordu. Sonra çocuk, bu bağırtıya sevinçle "ben de bildim ki" diyerek katılıyor, annenin şaplağı ise gecikmiyordu. 

Kadınların beni görebildiklerine dair kuvvetli şüphelerim vardı ama küçük kızın ara ara bana doğru farkındalıkla baktığını hissediyordum. Bu bakışlarının birinde işaret parmağını bana yakın bir yere uzatmış ve “işte geldi" demişti. Hemen arkasından annesi kızın eline sert bir darbe indirmişti. 

İçeri mutlaka girmeliydim, beni içeriye almak istemeyeceklerini biliyordum; yine de kapı ve pencereleri ısrarla zorlamıştım. Ortası kırılmış cama tekrar baktım, cam o kadar tozluydu ki güneş ışığı ancak bulduğu bu delikten içeri sızabiliyor ve odanın içindeki toz bulutlarını arsızca teşhir ediyordu. Bir an, güneşin tuttuğu bu ışığın önünde düşündüm kendimi; bir sahnede, üstümde tozlu siyah takım elbisem ve fötr şapkamla rol arkadaşını bekleyen şaşkın bir oyuncu gibiydim. Hayali rol arkadaşım geliyor ve bu kez onunla beraber beklemeye başlıyorduk. Sonra git gide artan bir oyuncu nüfusu oluşuyor ve sabırla bekleşiyorduk.

Beklemekten vazgeçmeliydim artık. Cama iyice yaklaştım, üzerindeki tozu silmeye koyuldum. Elimin değdiği yerler saydamlaşıyor ve gün ışığı, bulduğu açıklardan sızmaya başlıyordu. Işığı yüzlerine yediklerinde vampirler gibi acı çekiyorlardı. Küçük kız, annesinin gözlerini ışıktan rahatsız olarak kapatmasını fırsat bilip, burnunu bir temiz karıştırıyordu. Yüzümü görebileceğim kadar temizledim camı. Şimdi camdaki yansımada iyice esmerleşmiş bir adam görüyordum. Kendime en son baktığımda bu kadar esmer değildim. Bu sanırım dört ya da beş gün öncesiydi, bu esmerleşmeyi burada bekleyişime borçluydum. Sabah erken saatte buraya geliyor, akşam geç saatlere kadar içeriyi izliyor ve oraya girme yolları arıyordum. İçeri girebilirdim aslında, ama dedim ya bu kırık camın içinden geçerken büyük ihtimalle yaralanacaktım. Belki şahdamarım kesilecek ve içeridekilerin ruhu bile duymadan kan kaybından ölecektim. Hoş ruhları duysa bu kez kılları kıpırdamayacaktı. Hem belki de ben içeri girdiğim anda şaplaklar maşa darbeleri ve sümüklü ısırıklarla karşılayacaklardı beni. Neden girmeliyim buraya diye sordum kendime. İçeridekiler kimdi? Ailem olma ihtimalleri var mıydı? Bu kadınlardan herhangi biriyle evli olabilir miydim? Alabildiğine esmer bir adamın bu kadar sarışın bir çocuğu olabilir miydi? 

Bunları düşünürken şöminenin başındaki kadın iki tespih böceği daha ezdi ve "onlar artık biliyorlardı" diye tekrar bağırdı. Çocuk ben de bildim der demez annesinden bu kez daha hızlı bir şaplak yedi. Sonra burada olduğum günlerde hiç olmayan bir şey oldu. Kız çocuğu da annesinin çıplak ve etli kollarına bir şaplak indirdi. Kadın büyük bir şaşkınlıkla koluna bakmaya başladı. Çocuğun parmaklarının izi, annenin bembeyaz teninde, bir süte damlamış kan damlaları gibi yayılıyordu. Kadın, vücuduna girmiş bir bıçağı çıkarır gibi temkinli izledi kolunu. Kafası yavaşça önüne düştü. Çocuk pişman olmuşa benzemiyordu, aksine gülümsemesi bütün yüzüne yayılmıştı. Böcek ezici kadın, anneye dönerek "O da artık biliyor" dedi. Üçü beraber ayaklandılar. Köşedeki sandalyelere doğru yürüdüler ve üç sandalyeye sırayla oturdular. Anne biraz sonra çocuğu kucağına aldı. Ağzı bir balığın soluk alıp verişi gibi anlamsızca açılıp kapanıyordu. Bir kaç kez, burada olsaydın keşke dedi. Boş kalan sandalyeye bakıyordum şimdi. Bana mı sesleniyordu.

İçeri girmek için ellerimi ve boynumu kırığa doğru uzattım, son olarak da kalçamı ve bacaklarımı içeri aldım. Odanın döşemeleri üstündeydim. Doğrulduğumda kanımın aktığını fark ettim. Sanırım boynumdaydı yaram. Yavaşça ilerleyip boş sandalyeye oturmaya çalıştım. Fakat bir anda kendimi sandalyede ayakta buluverdim. Boynumda kalınca bir ip vardı. Kendimi aşağı çektikçe ip boynumu sıkıyordu. Yavaşça başımı sola çevirip onlara baktım. Bana neden buradasın diye sordu anne. Çocuğu işaret edip, onun artık bildiği şey nedir dedim? Kadın yüzüme dahi bakmadı, beni dinlemiyordu artık; öyle umursamazdı ki, neredeyse, orada olmadığıma emin olacaktım. 

Çocuk annesinin kucağından atlayıp böceklere doğru gitti. Onları teker teker külün altına gömüyordu. Sonra dönüp bana baktı. Baştan beri yüzüne yansıyan o gülümseme kaybolmuştu. Gelip ayaklarıma sarıldı. Burada olmadığımızı biliyorum dedi. Boynumdaki ipten kurtulamıyordum. Resmen asılı kalmıştım. Biraz sonra çocuk büyük bir hızla odanın içinde yuvarlanmaya başladı. Kadın ara sıra maşayla çocuğu dürtüyor ve çocuk bir anda duraksayıp sonra tekrar harekete geçiyordu. Sonra büyük bir hızla üstünde asılı olduğum sandalyenin bacaklarını çarptı. O an, küllerin üstündeki böcekler büyük bir hızla hareket etmeye başladılar. Hiç biri ölmemişti demek ki. Sandalye arkamda kalmıştı. Yerde boylu boyunca uzanıyordum. Kafamı kaldırdım, etrafı kolaçan ettim. Odada tektim. Acıyla doğruldum yerden ve tüm evi dolaştım. Evde kimseler yoktu. Odaya geri döndüğümde camdaki kırığı ve yerdeki kan izlerini gördüm. Elimi boynuma götürdüm. İp değil ama kan vardı boynumda. Bu yaranın gerçek olduğuna ve hala acıdığına sevindim. Güneş camdaki kırıktan içeri doluyor ve kurumuş kanımın üstünde iştahla beslenen böceklere vuruyordu. 

*denniswarhol*