13.6.11

deneme


ölümden konuşmak istemiyorum

kanın çekilişinden, ışığı sönen gözlerden, pelteleşen ruhlardan

bir berberin süpürgesinde birleşen sarı siyah saç tellerinden mesela

bir deniz kumuna düşen sigara külünden

bir heyecan anında ağza alınan tırnak uçlarından

burcunu bir sabah gazeteden okurken kahvesini yudumlayan bir ihtiyar kadından

sevgilisinin koltuk altında dünyanın en güzel kokusunu bulan bir adamdan

karın boşluğunda yeşeren bir ömürden

ve yaşlı bir ağacın gölgesinde karnını doyuran bir serçeden

savaş yerinden sağ salim kurtulan bir askerin gizli sevincinden

ölüm anını pişmanlıkla yaşayan bir başka askerden

hayır ölümden konuşmak istemiyorum

bir yaranın ıslak çaresizliğinden

bir kurşunun delip geçtiği insan derisinden

toprağa karışan kanla beslenen karınca sürülerinden

yemyeşil bir sabaha huzurla uyanan yaylalardan mesela

yaprak uçlarındaki suya uzanan güvercinlerden bir yaz günü

avuçlarında bir demet papatyayla annesini arayan kız çocuğundan

meme uçlarını ısıran bir bebeğin dişlerinin beyazlığına karışan süt damlalarından

sonra mutlulukla yaşlanan insanların yine çaresizliğinden

toprağa aşık bedenlerden

yorulan bacaklardan, sırtlardan, ağıran dizlerden, topuklardan

artık hazırım diyen ihtiyar suratlardan

hayır ölümden konuşmak istemiyorum

mezartaşlarına yazılan ucuz dörtlüklerden

bir şairin en güzel şiirinden mesela

elinde bilgelikle tuttuğu kaleminden bir yazarın

kağıda sürtünen kalemin hışırtısından

bir sonraki kelimeyi düşünen o akıldan

ve göz torbalarında taşınan umutlardan sızan yaşlardan

hoş sohbet arkadaşlardan, yalnız bırakmayan dostlardan

belki biraz da yalnızlıktan konuşmak istiyorum yalnızlıktan

bir tabut kadar tek kişilik, bir oda kadar dört duvar

merdivenden düşer gibi acılı

parmak uçlarından yürür gibi sessiz

kapıdan sığmayan bir yatak kadar geniş

bir kenar motel gibi izbe yalnızlıktan

sizi sonunda kafanızı kaldırsanız bir tahtaya vuracak kadar çaresiz bırakan

yalnızlıktan ve ölümden

ikisinden de konuşmak istiyorum

biliyorum ikisinden de kaçamıyorum


"dennis warhol"


15.5.11

Denizin Ortasından

Kanıma karışan zehirli sözcüklerin tanığı, aklımdan geçenlerin en yabancısı, yazdığım her harfin kıvrımlarında benimle bir sonraki kelimeyi düşünen, etime batan tırnağın irisli çatalı, her acı anımda vücuduma dökülen iltihap ve beynimden akan kana yansıyan gökyüzü maviliği; salyalarıma karışan denizköpüğü, ulaşamadığım tüm maviliklere yazdığım öykülerde bahsettiğim ben. Bir deniz manzarasını anlatmayı hep erteleyen kalemim, bu yüceltmeden habersiz uzanıp giden ufka çekilen ve beni pruvasında bir teknenin terk eden sevgilim, deniz.

Üzerine asfalt dökülmüş bir toprağın altında, birkaç kökümün de olsa diğerlerine ulaşmasını sağlayan bilincim. Bir tek o duyuyordu biliyorum sevinç çığlıklarımı ve hemen ardından azalarak duyulmayan kalp çarpıntılarımı. Fazla etli vücudumu bir vitrinde sergilerken, o an orada olmak istemediğimi tek bilen, çırpınan ve ortanıza kusan o genç adamın yığılıp kaldığı anlarda, çarpışan arabaların koltuğuna beni oturtan aklım, beni bir sabah denizin tam ortasında ölü bulacağınız o anı size hatırlatmak isterim. Kaybolmuş değilim, siz beni bulmuş olsanız da; kaçak değilim, siz peşime tüm maymunlarınızı taksanız da. Yüzmeyi unuttum sadece, böyle ortasında kaldım her şeyin.

Sonra tanrının aydınlatmadığı tüm karanlıkları aydınlatan ışıklarınızı gördüm. Işıkların ve dev bir lunaparka benzeyen şehrin göbek deliğinde karşınıza çıktım bir fare gibi. Siz beni sabaha karşı; yani ışıklarınız söndüğünde bir veba habercisine bakan korkunç gözlerle izlerken, ben ardınızda yükselen, demir eğlence makinelerinizin korkusundan kımıldayamadım. Sabaha karşı güneşin en yakın olduğu saatlerdeki karanlıkta ve sizin en zayıf, titreyen mumlarınızın bile söndüğü o anda, daha korkunç ne olabilirdi ki?

İşte şimdi ortanızda yatan, size meydan okumaya gelip mağlup olan ben, her gece evimin penceresinden titreyen gözlerimle o korkunç canavarları izliyorum. O mutsuz ve korkusuz adam, şimdi mutlu ve korkak.
Şehrin tüm lunaparklarında eğlenceler terk edilmiş, sevişmeler yalnızlaşmış. Olmaz umutlar, aydınlatmayan ışıklar ve iyiyi kötüyü birbirine karıştıran çocuk cıvıltıları, ölümün büyülü çığlıklarına ve mide bulantılarına karışan bir dönme dolap gibi yükselmiş cam gökdelenler.

Ucuz deniz kumunun üstüne hızla dönen bir zaman kaydırağından fırlayıveren bir adam. Gövdesi kumun altında kalmış, parmak uçları mürekkep lekesi, doğruyu gösterme uğruna öldüğünü yazıyor cebindeki gazete kupürü. Cesedin kafasını kaldıran bir kadın onunla konuşuyor:


“Seni bir gondolun ayaklarına gömelim mi, ya da prensesin eteğinin altına?”

Şehir her gün yeniden doğan çocuklarıyla savaşına devam ediyor. Yüz binlerce yeni üyesinden belki sadece bir tanesi mürekkep lekesiyle zar zor tanışıyor. Bu yüzden işte biz, o denizlere bakıp da son cümlemizi hala yazamıyoruz. Bu yüzden sabırla sizin ışıklarınızın sönmesini bekliyoruz. Korkmak insancaysa da, ikincisi aptallıktır.




"dennis warhollunaparktan esinlenerek"

28.4.11

RUHAKIL


Dünyanın yabancısı ruh;

Şimdi bir manzara hayal ediyor; aklında bir deniz var ve denizin üstüne cenneti seren bir mavi gök. Gökyüzü kendini bu dalgasız aynada görmekten memnundur herhalde. Hafif bir esinti denizden sahile doğru koşuşuyor ve rüzgâr göğsündeki tere serin serin üflüyor. Elinin altında taze meyveler, kırmızısı kırmızı sarısı sarı… Meyvenin üzerinden bir su damlası süzülüyor sepetin zeminine doğru. Sırt üstü uzanmış beyaz bir mermere, ne belindeki ağrı ne de kıçındaki sivilcelerin acısı var. Aldığı her nefeste ciğerleri daha derinleşir gibi sağlıklı. Sanki ilk günü gibi ömrünün, ne kadar yabancı her şey. Ellerinin üzerinde tanımadığı böcekler geziniyor, ilk defa böyle garip nağmelerle ötüyor kuşlar. Kalbinin düzenli ritimleriyle pompaladığı kan beynine sakince yollanırken dünya ona hiç olmadığı kadar heyecan veriyor.

Sanki politikacılar henüz doğmamış kadar temiz bir kumsal ve hiç bir para babası daha bir kuruş zenginleşememiş kadar sade bir doğa önünde uzanıyor. Mutluluktaki rahatlık ona özgürlük ve medenilik hissi veriyor. Şimdi rahatlamak için ne tütün, ne afyon; ne alkol, ne de kimyasallar gerekiyor ona.

Hasta olduğu zamanlarda önemsediği anlar geliyor aklına. Bir kaç kadın yine hasta ruhuna denk gelen, nasıl da önemliydiler ve nasıl da çaldılar ömründen... Hayıflanmanın zamanı değil diye geçiyor içinden. Düşkün ve gereksiz coşulan o zamanlar, bitti artık. Gözünü yine yattığı beyaz mermeri aydınlatan güneş alıveriyor. Az ileride yalanıp duran bir kediyi ve kadınların kuyudan çektikleri sularla yıkadığı çocukları izlerken bu dünyada ışığın neden var olduğunu kavrayıveriyor.

Dünyaya olan güvensiz yan: Akıl;

Parmak uçlarında ince bir sızı başlıyor önce, gökyüzünde bir karartı sonra. Saati yok ama günün bitmeye oldukça uzak olduğuna emin. O halde yağmuru beklemeli diyor içinden, üzerindekileri çıkarıp altına uzanacağı anı hayal ederken. Göğün açık görünen kısmına yayılmış kuş sürüsünün bir anda ona doğru dengesizce alçaldığını görüyor. Bir süre sonra kuşların kanat çırpmadıklarını ve cansız bir şekilde yere düştüklerini anlıyor. Kalpleriyle birlikte kanatları da iflas eden bu kuşlar kim bilir onlardan ilham alarak yazmaya çalışan kaç insancığın masasına düşmüştür diyor içinden, sonra yine onların mekanik kanat çırpışlarında bir mucize arayanın o arsız yazarlar olduğunu düşünüp, gülümsüyor.

Akıllarına şaşıyor insanların ve kendinin. Dertleri hep yaşatmak olan insanlar ve dertleri hep yok etmek olan insanlar var. İkisine de şaşırıyor ve aklını alması için tanrıyla konuşuyor:

" Senin verdiğin akılla varlığıma karşı çıkıyorum. Ben yaşama sarıldıkça, her şeyin öldüğüne şahit oluyorum. Yaratıların güzel ama ölümlü; varlığım hissedilebilir olsa da geçici. Sarılacak bir şey bulabilirsem, hemen sarılıyorum. Sonra kollarımın arasında esen rüzgârla uyanıyorum. Her şey senin bize verdiğin mutsuz hayatı kabul edemeyişimizde gizli biliyorum”

Sonra akıl ve ruh, aynı deniz ve gökyüzü gibi karşı karşıya duruyorlar. Akıl ruhu inkar ederse kendinin de anlamsızlaşacağını fark ediyor ve onun tanrıyla olan, tarihin en karmaşık monologu böylece sona eriyor.



**DW-aver-**


19.2.11

Oksijen

Bu sabah uyandığımda kendimi gerçekten tanımıyordum. Bir an için, başka bir bedende uyanmış bir ruh ya da başka bir ruhun istila ettiği bir bedendi terden ıslanmış yatakta uzanan. Ölmek gibi bir şey dedim kendi kendime bunun için. Ruh o kadar yabancılaşıyor ki hastalanan, yaralanan, berelenen bu et yığınına; artık tanımadığı ve kusursuzluktan giderek uzaklaşan bu vücudu terk edip gidiyor.

Siz de kendinize yoğunlaşabilir misiniz biraz. Ben bu konuda kendimi fazla umursayanlardanım. Ben derim kendime, öleceğim. Aman allahım ben. Evet evet yanılmadınız. Şu yıllardır yaşadığım hayata, hayallerime, dostlarıma veda bile edemeden belki. Belki de sık sık uğranılan bir hasta yatağında uzun müddet dostlarımın Camus'nun deyişiyle aperitiflerinden olacağım. Ama ben öleceğim. Yıllardır nefes alarak, yiyerek içerek, severek sevişerek, öğrenerek, eğlenerek, okuyarak, yazarak büyüttüğüm bu ömrü bir çöp bidonunda göreceğim. O an koşup bir pencereye derin derin soluklanırım.


*hastayım*

2.2.11

Acemi Kuş

Yeryüzüne yaklaşıyorum tersine
Uçmak böyle miydi dersin
Kocaman bir palto gibi kanatlarım
Su almışlar; ağırım
Başım dönüyor; nevrim hey hey,
Kalıbımı basamıyorum fikirlerime
Öyle bulanık hücrelerim

Uçamamışım yani
Bir ağaç gölgesine tünemiş tüylerim
Bense çok yukarılarda konuyorum bir dala
Kediler beni izliyor salya sümük
Ağızlarına ediyorum
Bir bunu beceriyorum
Başka da numaram yok



***dw***

31.1.11

Düzeltmeler

-*-Dibe iyice batmış botlarım, ayağımı göremiyorum, öyle ki çamur... Yağmur çivi gibi yağıyor, hani adam mı öldüreceksin tanrım dersin ellerini kaldırıp. Dündü... Bilirsin yağdı mı burada sonu gelir göklerin, burada her şeyin acele bitesi vardır. Sonsuzluğu bile çürütür burası. Dün, kadife gömleğimin üzerine o sevmediğin paltoyu giydim. Ağzımda Dunhill elimde kakaolu likörüm. Balkona çıktım. Evinin tam karşısındaki o harebeyi getirdim gözümün önüne. Biliyor musun senin o harabedeki görüntünle yaşıyor burada tüm dünya. O sinirli bakışlarınla dikiliyor gökdelenler; hani o ne yapıp edip taklit edemediğin senden bahsediyorum. O reddedişin, karşı duruşun, yüzünü pantomim yaparcasına her gün boyaman beyaza. Yüzünün solukluğuna inat tam karşımda parlıyor kapitalist binalar. Sen bunu mu istedin bizim için? Sanmıyorum; ama oldu işte.

-*-Bir adam İstanbul'da temiz giyimli, elinde bir tekel birası, içiyor bir yandan da bana uzatıp duruyor al iç diye. Tertemiz sakalı ıslanmış ve buz sarkıtları gibi damlatıyor yakasına birayı. Kendinden geçmiş, ellerini kah havaya kah bana doğru sallıyor, onu yargılayanları anlatıp duruyor. Beni istemediler diyor, ben de ne yapacağımı bilemedim. Hayatta ne olacağımı bilemedim. Eş mi, baba mı, oğul mu, işçi mi memur mu... Kimin için yaşamaya yanaşsam beni öldürmek istedi diyor. Bir kadına doğru işaret ediyor, işte bunlar hep aynılar, hepsi ölü... Sonra bir sigara istiyor benden ve yaktıktan sonra yürüyor benden uzağa. Az sonra geri dönüp, sen iyi bir adamsın diye bağırıyor bana. Sessizce kafamı öne eğiyorum. Ona tekrar baktığımda gökyüzüne kelimeler savurduğunu görüyorum. "Orada mısın, orada mısın?"

-*- Tanrı'nın olmayışı dünyayı önemli kılıyor değil mi? İstediğin kadar günah işleyebilirsin artık, bir rahibeyle misyoner pozisyonunda sevişebilirsin, bir milyonerin hesaplarından para çalabilirsin elinden geliyorsa, çalışmanın kutsallığı yalanına inat aylak aylak gezebilirsin sokaklarda, elinde cıgaran ve biran. Ya da son kullanma tarihi yaklaşan bir fındık ezmesini yer gibi aceleyle ve zevk ala ala yaşayabilirsin hayatı. Daha özgür olabilirsin. Daha perdesiz bakabilirsin sokağa.



***dw***

27.1.11

Ah kafka

"Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerleyebildiğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu"

Takla atmayı hiç beceremeyen bir adamdım, dünyayı tersinden görmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum. Düz görmekte ne kötülük var demeyin, derdim tersten görmekti işte... Aynalar döşedim tüm duvarlarıma, amuda kalkıp öyle baktım şaşkın kedimin gözlerine, tüm eşyaları her türlü zahmete katlanıp tersten astım odamın tavanına. Hiç biri işe yaramyordu. Sonra gittim ve duvarda asılı fotoğrafının yıllardır ters durduğunu fark ettim. Tüm sorun buydu, onu düzelttim ve her şey istediğim gibi oldu.



***^^P***

25.1.11

Başlama Vuruşu

Kanımı çalkalayan tümseklerden geçiyorum, kafa derimin altında karıncalanan düşünceler pek de başarıyla çıkmadılar su yüzüne. Öyle olsalardı şimdi böyle engebeli olmazdı yolum. Boşlukta dolanmaktan nasır tutmuş ayaklarım, hani daha yazılmadan buruşmuş mektubu gibi şairin. Bunca dolambaçlı yoldan sonra, midem bulanmakta haklı galiba, onu bir doktora göstermekle haksızlık edeceğim. Ortaya bir kule gibi yıkılmak istiyorum, hani pencerelerden atlayıp penguenler gibi uçamamak, olsun şansımı denemek... Sincapların boyun altından öpmek istiyorum, maymunların kıçını tekmelemek.
Kaçıp kaçıp sonra hiç bir şey olmamış gibi dönmek güzelmiş. Hücum eden bir savunma oyuncusu gibi acemiyim ve heyecanlı. Sanki hayat yeniden başlıyor gibi saçmalıklardan bahsetmiyorum. Az kalmış bir şeyi daha lezzetli bulmak gibi bu.

Saatimin durduğunu bana söylemesin kimse böyle her şey daha sakin.




***DW***

19.11.10

Her Günün Kahramanı

O kötü günün kahramanıyım, ama o gün gelmesin diye yaşadığım bu akvaryumu ağzına kadar benzinle doldurup bir sigara yakabilirim ve işte ben o kadar az insan görüyorum ki size karşı nasıl davranacağımı unutttum sayın bayan. Evet her şey değişiyor, çok şey bilmemize gerek yok diyorum kendime kendime. Sadece olacaklar ve ölecekler var. Onun yaklaştığını, o afallayan halimizle hissettiğimizde bize yaşamın tümünü tattıracak belki de. Ama anlıyorum ki hayal gücümüz yine de yaşama tat katıyor, belki de sadece bunun için yaşamak gerekiyor.

Hayal gücüm özgürlüğüm ve ona engel vuramıyorlar. Ama dediğim gibi unutuyorum. Belki de dediğin gibi ilaçlar kullanmalıyım. Hayal gücümü arttıracak ilaçlar. Beni küçük gereksiz kalabalıklara savuran bu yalnızlıklardan kurtarmalıyım kendimi. Sadece seninle yalnız kalıp hayaller kuracağımız günlerin hayalini kurmalıyım. O kadar az insan ki, unuttum unutuyorum nasıl davranacağımı. Kim olduğumu biliyorum ben ve bunu kaybetmemeliyim. Değiştirilmemeliyim. Sadece kim olduğumu bilmediğim anlara şahit oluyorum ara ara. O anlarda beni vurmamalı kimse, beni kendimle vurmamalısın. Ben kötü değilim, çünkü geceleri rahat uyuyabiliyorum. Çünkü kötüler benim kötü geçirdiğim o öğleden sonralarında gülüyorlar ve ben de onların kıvrandığı o geceleri rahat geçiriyorum. Ben iyiyim, ben kötü değilim. Ben iyiyim, en azından iyiyim.

Kişinin kendi kendini değerlendirebilmesi zordur, kendi kendini ödüllendirmesi çılgınlıkken kendi kendini cezalandırabilmesi çok kolaydır. Ama ben ödül ya da cezayı boşveriyorum ve sadece kendimi iyi addediyorum.

Çevrem hareketleniyor bense inadına ağırlaşıyorum, çevrem değişiyor ve ben kabuğumu üzerimden atmaya dahi korkar haldeyim. Yalnızlığım çevremdeki hengameye rağmen giderek artacak. Özgürlüğümü kolayca elden bırakabilir miyim diye korkar oldum. Silaha sarılabilir miyim kendimi cezalandırmak adına. Kolayca kaçabilir miyim, gitsem de fark etmez mi gerçekten. Gerçekten gitmeli miyim?




**onb. dw**

31.7.10

Beklemek

Tren garının yirmi metre ilerisinde bir kahvehanede zamanın geçmesini bekliyordum. Sadece bir saat sonra onu getiren tren gara yanaşacaktı. Tam altı aydır onu görmüyordum. Ne gittiği yeri, ne de ne halde olduğunu biliyordum. Tam tamına üç saat evvel gelip, onu beklemeye başladım. İçtiğim altıncı bardak çay ve beşinci sigara ile ona gitgide yaklaşıyordum. Her nefes duman, bir durak geçişi gibiydi ve her yudum çay, bir kilometre yol gibi beni ona götürmekteydi. Kafamı cama doğru çevirdim. Hava biraz önceki kapalı halinden kurtulacak gibiydi. İleride ağaçların yeşilliğine vurmuş güneş, saniye saniye sarartıyordu gökyüzünü. Yeni atılmış asfalt ise hala ıslaktı. Kuşlar yağmur ertesi ziyafetleri için yere konmuşlar ve arabaların geçişine dahi aldırmadan birbirlerinden daha önce yerdeki kıt ganimeti kapışma derdindeydiler. Biraz sonra bakışlarım, içinden geçip dışarıya yöneldiği pencerenin camına yoğunlaştı. Bu kadar temiz bir kahvehane camına hiç rastlamamıştım doğrusu. Öyle ki üzerinde dolaşan sinek, gökyüzüne konmuş dev bir canavar gibi görünüyordu. Masadaki gazeteyi sineğin tam üzerine yapıştırıp her şeyi biraz kirletebilirim diye düşündüm, kendi kendime güldüm.

O sırada gara bir tren yanaşıyordu, beklediğim kişinin nereden geleceğini bilmediğim için; henüz gelmesine vakit olsa da, tüm trenleri karşılamak için ayağa kalkıp pencereye yöneliyordum. Öyle ki ,işine aşık olan bir gar görevlisi gibiydim. Tren, iki dakika sonra hareket etti, inen bir kaç üniformalı beni heyecanlandırdıysa da onu aralarında göremedim. En son, kucağında küçük bir kız çocuğuyla bir ihtiyar indi trenden. Nedense, iner inmez, bu mesafeden de olsa beni görür gibi, bana doğru ilerledi. Şimdi yavaş adımlarla kahvehaneye gelen bu adamı daha önce hiç görmemiştim. Biraz sonra kapıyı açıp içeri girdi. Kapı, arkasından gürültüyle kapanır kapanmaz kucağından kız çocuğunu yere bıraktı ve boş bir masaya ilerledi. Kahvehanenin temizliğini yapan kız, masanın üstündeki küllükleri boşaltırken benim altı izmaritim ve küllerle dolu tabağıma iğrenen bir ifadeyle baktı. Bense, hemen bir sigara daha yaktım ve içeri giren bu adama neden bu kadar hayret ettiğimi anlamaya çalıştım. Neden bu kadar tedirgindim. En azından neye benzediğini biliyordum beklediğim kişinin. Hem altı ayda bu kadar yaşlanmış olması mümkün değildi ki, içimden yine kendime güldüm. Belki bir tren değil, bir zaman makinesiydi beklediğim ve beni kendi geçmişime götürüyordu.

Bana söylenilen zamana yalnızca yarım saat kalmıştı. Şimdi küçük kız, penceredeki sineği kovalıyor, yaşlı adam ona gülümseyerek ama nedense hüzünle bakıyordu. Kızın hareketleri çok hızlıydı, bir cama bir yaşlı adama doğru seğirtiyor ve arada bir de gazozundan bir yudum alıyordu, onun  masaya hızla yanaştığı zamanlarda yaşlı adam, çay bardağını iki eliyle tutup, devrilmesini önlemeye çalışıyordu. Adamın bir an ayağa kalktığını fark ettim. Evvela temizlikçi kıza fısıldadı, sonra cebinden çıkardığı bozuk paralardan itina ile bir kaçını seçip, çay tabağının içine bıraktı. Kız, birden kendine emredilmiş gibi adama koşup eline sarıldı. Adam dışarı çıkmadan evvel bana doğru bir kaç adım yaklaşıp iyi günler efendim dedi, sanırım birini bekilyorsunuz. Bunu bilmesine çok şaşırmadım ama; benimle iletişime geçmesi afallatmıştı. Evet,  dedim birini bekliyorum. Emin misin geleceğine dedi. Eminim dedim. Ne mutlu sana o halde, iyi günler evladım dedi ve ağır adımlarla dışarı çıktı.

Arkasından kalkıp gitmek istedim. Sanki bu soruların içinde bir ima arar gibiydim. Ne yani emin olmamalı mıydım? Neden sonra, adamı pek ciddiye almamam gerektiğini düşünüp, bir sigara daha yaktım. Temizlikçi kız elindeki gazeteyle sineği öldürmüş yerde can çekişini izliyordu. Sonra arka cebinde çıkardığı bir bezle camı silmeye koyuldu. Gökyüzünü bu şekilde temizleyemezsiniz diyecek oldum. Sonra vazgeçtim ve gözüm güneş ışıltısıyla parlayan raylarda beklemeye devam ettim. Zamanın geçmesini mi bekliyordum, onu mu bekliyordum bilemedim.

*dennis warhol*

12.7.10

Silahları bırakmak gibi seviyorum seni sincabım

D., tam karşısına, bir masanın üzerindeki eski ve hacimli bir kitap üzerine oturttuğu kendisiyle sohbet ediyordu. Karşısındaki, kimi zaman sabırsız ve dinlemekten bıkmış görünüyor; öyleyken ona henüz söylemediği şeyleri de söylemesini tembihliyordu. Genelde konuşmayla ilgisizdi, kitabın nerede kalındığı bilinsin diye bir ayraçla işaretlendiği bölüme, topuklarıyla bir ritme uyarmış gibi arsızca değiyor, arada sırada sayfaları baş parmağıyla güçlükle de olsa kıpırdatabiliyor ve sanki kitaptan bir pasaj okurmuş gibi yüksek sesle bir şeyler geveleyip tekrar eski haline geri dönüyordu. Bunu varlığını sürdürdüğünü belli etmek için yapar gibiydi.

Kalkıp kitabın kalınca cildinde dolaşmaya başladı. Bir alınganlık gösterir gibi dudaklarını bükmüş, arada göz ucuyla beridekine bakıyordu. Sonra üstüne bastığı her harfi okudu yüksek perdeden. Kaaa, AAAA, Neeee. Harfleri böyle ayrı ayrı okuduktan sonra birleştirmesi için bir yere havale etmiş de cevap bekliyor gibi durdu bir süre. Sonra haa evet, KAN dedi, hani o sıcak ve ıslak, dumanı tüten kırmızılık.

Bu küçük adamın ilgisizliği arttıkça huzursuzlanıyordu D. Ona anlatmak istediği ne varsa anlatmıştı aslında, söylemediği şeyler neydi ki, hem madem söylenmedik bir şeylerin var olduğunu biliyordu neden kendisi söylemiyordu. Belki bir müzisyenden sevdiği bir şarkıyı dinlemek ister gibidir dedi bu tavır. Hani şarkıyı herkes bilir; ama kimse o gibi çalamaz, söyleyemez. Ondan daha iyi söyleyeni mi çıktı; elbet bu kez de vefa bir yere kadar o dudakların ötesine bırakmazdı o gözleri. 

Kitabın üzerindeki gözlüğün arkasına geçen küçük adam, biraz daha büyüme hevesindeymiş gibi yanaklarını şişiriyor, göğsünü ve ciğerlerini havayla dolduruyordu. Sanki D.'ye meydan okur gibiydi. Eline çalışma masasının üzerinde duran dolma kalemlerden birini almış ve bir kılıç gibi göğe doğrultmuştu. Sen, dedi, oradaki yaklaş ve bir kelime dahi etme, zaten söyleyeceklerinin bitmiş olduğuna eminim. D. ürkmüş değildi ama şaşırmadığını da söyleyemezdiniz. Yüzünü kitaba iyice yaklaştırdı. Adam kalemi bir anda yanağına batırdı D.nin ve acıyla geriye sıçrayan D. kendini odanın ortasındaki sobanın yanına kadar gitmiş buldu. Bu saldırıyı hiç tahmin etmemişti. Hemen sobanın üzerindeki demirlerden birini kapıp adamın üzerine yürüdü. Ama onu hemen oracıkta bulamadı. Elindeki demiri sıkı sıkı kavrayarak, titizlikle aramaya koyuldu adamı. Vazoların içinden çekmecelere, mürekkep kutularından abajurun içine kadar. Fakat sonra D. adamın hiç de bulunmayacak bir yerde olmadığını fark etti. Küçük adam kitabın içindeydi. Tam da ayraçın olduğu sayfanın içine gizlenmişti. Bunu bu sayfadaki haddinden fazla şişkinlikten anlıyordu.

D. adamı ürkütmemek için yavaşça aldı kitabı eline ve göz hizasına doğru kaldırıp adamı görmek için tek gözünü de kapayarak incelemeye koyuldu. Küçük adam içeride bir küçük ışık yakmış kitabı okumaya koyulmuştu. Bunu yaparken de zorlandığı çok açıktı. D. ona yardım etmeyi aklından geçirdiyse de yüzünün acısını henüz unutmamıştı, elini yüzüne attığında akan kanı fark etmiş şimdi daha bir hırsla avuçlarının arasındaki kitabı izlemeye koyulmuştu. Kitabın kalın ciltlerini iki avucunun ortasına alarak D. büyük bir hızla kitabı açıp yine büyük bir hızla kapadı ve hemen elinden yere fırlattı. Sobanın sesi büyük bir gürültüye dönüşmüştü. D. sobaya sırtını vermiş yerde hareketsiz duran kitaba bakıyordu. Cesaretini toparlayıp kitaba yaklaştı, kitabın her hangi bir yerinde kan ya da bir başka sıvı görünmedi gözüne. Alıp kitabın şişkin duran sayfasını açtı. Sayfa 155 yazıyordu altta. Sonraki sayfalar ise bomboş ve numaralandırılmamıştı. Bu işte kitabın son sayfasıydı ve sayfanın ortasında o küçük adamın yerine yalnızca bir ayraç vardı.

Kitap şu sözlerle bitiyordu;

155 gündür buradayım ve sana kendimi anlatmak için bir yol arıyordum. Sanırım en iyi yol buydu. Sana acı verdim affet, ben silahımı bırakıyor ve evime dönüyorum.

D. kitabı gümbür gümbür yanan sobaya atıp, evine doğru yola koyuldu.

***DW***

27.6.10

Beyaz Vadi

Seninle sevişeceğim dedi. Böyle diyerek ne umdu; bir ödül müydü bu, yoksa bunun beni değiştireceğini mi düşünüyordu? Hayır o kadar basit olduğuna inanmıyordu, buna eminim. Ona göre bizimle ilgili şeylerin nedenleri normal sonuçlar doğurmamalıydı ya da normal sonuçların nedenlerinde bir karmaşıklık olmalıydı. Belki de en büyük hata buydu.

Daha önce hiç düşünmediğim, hayatımın hiç bir anıyla ilgisi olmamış belki de düşünmekten korktuğum sorular soruyordu. Yanıtlarımın doğru mu yanlış mı yoksa ustaca söylenmiş yalanlar mı olduğunu anlayamıyordum bu yüzden. Ona konuşmak çözüm değildir diyebilirdim ve susmasını isteyebilirdim, aba altından. Ama bu sorular beni yavaş ve yumuşakça acıtıyordu ve bundan hoşlanıyordum.

Elimi elbisesinin altına soktuğumda buz gibi bir bedene değdim. Beni istemiyor olabilir mi dedim?Neticede, kelimeleri ruhundan ayırabilecek kadar zeki biriydi. Beni istediğini söylemesinin nedeni de bir çeşit cezalandırmaydı belki, bir çeşit aşağılama planı olacaktı bu. İnatla elimi en olmadık biçimde en olası yerlerine bastırıyordum. İlginç bir inatla vücudunu soğuk tutabildi.

Bu bembeyaz vücut, soğukluğuyla bir buz kütlesi gibiydi. Üzerinden hafifçe kalktım. Ne o pes mi ettin dedi. Hayır, dedim, sadece seni istemediğimi fark ettim. Böyle söyleyerek onu kışkırtmak değildi niyetim ki bu çok klasik bir yöntem olurdu. Derdim gereçekten de bu değildi, sadece bir sigara içmek istemiştim. Pencere kenarına doğru gittim, ziftlenmeye başladım. Pervazları küllük niyetine pervasızca kullanıyordum.

Aşağı baktım, çiftleşen kediler gördüm. Erkek olan-kırmızıydı- dişlerini altındaki dişiye-simsiyahtı- sıkıca geçirmiş ve onun kaçmamasını sağlamıştı. Dişi, gözlerini huşu ile kısmıştı ama yine de istemez bir görüntü çiziyordu. Bu hayvanlara şaşmamak doğrusu zor, hani beklese erkekler, böyle kur yapmasalar dişiler mecburen kendileri gelecekler. Bir şekilde üremek kaygısında iseler bu iş yapılmak zorunda. Sigarayı üzerlerine fırlattım kedilerin, perdeyi kapadığımda bana sinirle baktığını görür gibi oluyordum kırmızı kedinin, ama asıl kızgın olan beni yarı açık koltuğun üzerinde bekleyen bu kadındı. Ona üstünü giyinmesini söyledim. Göğüslerinin arasında bir beyaz vadi uzanıyordu ilkin yanıma geldiğinde, şimdi ise sinirden derin derin aldığı nefesler bu vadinin hunharca dolmasına bir ovadan farksız görünmesine neden olmuştu. Ona bir iki beylik laf söylemem beklenirdi elbet. Söylemedim...

26.5.10

Eksik

Onbaşı W., ıslak ceketini çıkarırken, keyifsiz ve ağır aksak bir ıslığı henüz bitirmişti. Ceketi, saygı duyduğu birine giydirir gibi itinayla astı kırık beylik sandalyesine. Masada duran iki gün öncesine, cumaya, ait gazeteyi aldı eline.. İlk sayfasında savaşa dair haberler yer alırdı hep; ölü ve yaralı sayıları, kazanılan kaybedilen cepheler, yeni asker sevkiyatları, kurmayların sert açıklamaları, devlet adamlarının duruma göre değişen demeçleri, vatan hainleri, sonra kahraman askerler ki ölü ve yaralılardan ibaretti. Bu sayfalar W.’nin ilgisini çekmiyordu hiç. Bugün günlerden pazardı. İnsanlar bugün sabah kahvaltılarını, geciktirip, bir restoranda keyifli sohbetler eşliğinde yaparlardı, güzel aromalı kahveleri koca burunlarına çeker, bol çikolatalı kruvasanları şehvetle ağızlarına sokuştururlardı. Garsonlara bahşiş bırakmamak için kuruşu kuruşuna para vererek koca kıçlarını kaldırıp alışveriş yapmak için kalabalık caddelere akarlardı. O caddelerin ortasından bir sel gibi geçer ve kenarda köşede ne varsa beraberlerine katıp götürürlerdi. Pazar sabahları kimi insanlar ise yataklarından hiç çıkmamakla yetinirlerdi. Ayaklarını bembeyaz çarşaflarına dolar kah yanaklarını yastığın soğuk kenarında serinletir, kah eşlerinin yanaklarında sıcaklığı bulurlardı. Onbaşı iç geçirdi ve savaşmayan milletleri düşündü, tüm günleri “Pazar” gibi olmalıydı. Sırtını sandalyesine yaslayıp pencereden dışarı baktı. Yağmur iyice yağmış ve tozu toprağı yere sermişti, ağaçlar bu tatil gününün keyfini çıkarırcasına yerlere kadar salmışlardı yapraklarını. Önceki gün köklerine bir askerin kanı akan kızılçam, sanki renginin hakkını verir gibi kırmızı göründü gözüne. Ağacın etrafında birkaç tane de sincap ölüsü vardı. Bağırsakları ve dilleri dışarı çıkmış, topladıkları fındıklar kurşun kovanlarına karışmıştı. Onbaşı ağzında sigarası olduğu halde dışarı çıkıp cesetlere yöneldi. İki sincap cesedini de tek eliyle kavradı ve kızılçamın geniş kovuğuna yan yana koydu. İleride onu izleyen birkaç asker olduğunu fark etti. Yüzleri acıyla yere düşmüş bu askerler alay etmeye dahi takat bulamadıkları bu görüntü karşısında hafif gülümsediler. Onbaşı yüzlerindeki gülümsemeyi hayra yormasa da onlara tepki vermeyerek odaya geri döndü.

Oturup silah ve top seslerinden arınmış bir günün keyfini çıkarmak istiyordu. Postallarını çıkartırken, gözü masa üzerinde duran haritaya çarptı. Onu daha önce de görmüştü ama bu kez haritada bazı işaretler olduğunu fark etti; haritayı evirip çeviriyor, bir ters bir düz ediyordu. Sonunda beş ev ve bir ahır da dahil olmak üzere altı çarpı işaretinin ısrar ve sertlikle karalanmış olduğunu anladı. Bu evlerin cephanelik ya da sığınak olarak kullanılmak üzere tespit edilmiş olabileceğini düşündü önce, sonra bu bögeyi tanıdığını fark etti. Daha önce birkaç kez yalnız başına gezdiği kel bir tepelikti burası. Buraları iyi biliyor ve hatta burada yaşayan insanlardan bir kaçını tanıyordu. Bir keresinde ona gerçekten çok lezzetli bir şarap sunan kızı da hatırladı birden. Merakını gidermek için oraya gitmeliydi, haritayı iyice aklına kazıyarak ormana doğru yola çıktı. Yolda ona nereye gittiği sorulduğunda ne diyeceğini dahi bilmiyordu. Bu yüzden dikkatlice dolandı bölüğün arkasından ve ormana daldı. Adımını bastığı her yerden hayat fışkırıyordu. Çekirgeler zıplaşıyor, çiftleşen tavşanlar homurtularla kaçışıyor, mancınık misali gerilen dallar ayağının üzerinden kalkmasıyla zembereğinden boşalırcasına üzerlerinde ne varsa havalandırıyordu. 

W. uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından köye vardı, gördüğü manzara ürkütücüydü. Köy tanrının vaad ettiği kıyameti yaşamış gibiydi. Tüm evler yıkılmış, bir kısmı hala yanmakta olan ahırlardan, hayvan ölüleri dışarılara yayılmış ve evlere elli metre madar uzaklıkta bir duvar dibinde köyün tüm sakinleri cansız uzanmışlardı. W. istemsiz silahına sarıldı. Duvara doğru yürüdü. Onu önce sinek sürüleri karşıladı sonra pıhtılaşmış kan birikintileri ve üzerinde kurulmuş mikro hayatlar...

Köylülerin, eksiksiz, hepsinde ikişer üçer kurşun yarası vardı. En az kırk beden vardı yerde, Onbaşı W. büyülenmiş gibi yürüyordu aralarında. Hepsinin yüzüne tek tek bakıyordu geçerken. Ne aradığını bilmiyordu ama yüzlerine bakmakla sanki bir şey öğreniyor gibi hissetti. Bir sanat eseri gibiydi ölüm belki de şu an. Asker olduğu ilk andan beri korktuğu ölüm, böyle bir şeydi demek. Toprağın, kurdun böceğin seni yemesine izin vermek... Üzerinde birilerinin yürümesine ses çıkaramamak... Onbaşının ayaklarına cesetlerin kolları bacakları dolanıyor, sanki tüm gücü ve canlılığı ölüleri kıskandırıyor ve o da aşağı çekilmek istiyordu. Bir an W. onların bu halleriyle daha güçlü olduklarını hissetti, artık kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Buradaki erkeklerin yaşarken çok değer verdikleri penislerini bile kesseniz şimdi, gıklarını çıkarmazlardı; ya kadınlar, boyunlarından en değerli ziynetleri bile alınmıştı, şimdi onları elmaslarla; yakutlarla süsleseniz kurvasanlar kahveler sunsanız yine de iyi hissedemeyeceklerdi.

Onbaşı yerdekiler arasından kendisine şarap veren kızı zorlukla seçti. Göğüsleri elbisesinden dışarı uğramış ve göğüs uçları dişlenerek kopartılmıştı, karnındaki kurşun yaraları kurtlanmıştı. W. kızın üstüne iyice geldi, ona bakarken midesini zor tutuyor, kokudan kurtulmak için kol uçlarıyla burnunu kapatıyordu. Kendisine bir kaç gün önce gülümseyen o ağzın içi siyaha çalan bir kanla dolmuştu. W. en azından onu gömmeliydi... 

İşini bitirdikten sonra evlere doğru yürüdü, işaretlenmiş olanları tespit etmeye çalıştı. Bunlardan bir tanesinin kapısında durdu. İçeride irice bir kedi, yavrularıyla beraber yatıyor onları emziriyordu. Bereket, onların sonu sincaplar gibi olmamıştı. Adımını odaya attığında duvardaki fotoğraflara gözü takıldı. Muntazam bir sırayla çivilenmişlerdi. Aile fotoğrafları ve birkaç ihtiyarın fotoğraflarıydı bunlar, bunun dışında evlerde hiç bir şey yerli yerinde değildi. Tüm eşyalar yerlerinden edilmiş ve hiç biri kendisi gibi değildi. Masalar sandalyeler ters dönmüş kaplumbağalar gibi düzeltilmeyi bekliyor, mutfak eşyaları toz toprak içinde yıkanmayı hayal ediyorlardı.

W. dışarı çıktı, köyde hala yanmayı sürdüren büyük bir ahırla beraber altı ev ve iki tane de küçük kümes vardı, işaretlenmemiş olan tek bir ev vardı, diye düşündü. Gözünün önüne haritayı getirdiğinde o işaretlenmeyen evin hangisi olduğunu anlamakta gecikmedi. Ahırın az ilerisindeki, ormana en yakın ve diğerlerinden daha büyük olan evdi bu yağmadan kurtulan. W. biraz dikkat edince evin bacasından duman çıktığını fark etti. Bu duruma bir anlam veremedi önce, burada cesetler kurtlanırken orada birileri keyif mi çatıyordu?

Onbaşı W., büyük bir merak ve öfke ile eve doğru yürümeye başladı, her adımda silahına olan yakınlığı artıyordu. Evin kapısına doğru adımını attı, kapıyı açmayı denedi; ama sürgülenmişti besbelli. Evin etrafını dolanıp pencereleri kontrol etti; hiç biri açık değildi. Kapıyı çalmaya karar verdi, silahın dipçiğiyle sertçe vurdu, eli hemen tetiğin üzerine dönüyor ve nedensiz titriyordu. Bir kaç kez daha vurduktan sonra kapı açılmayınca, içeri kulak kabarttı. İçeriden gelen gürültüyü fark etti, cıvıl cıvıl çocuk sesiydi bu! W. şaşkınlıkla tekrar dinledi ve çocuk sesi olduğuna emin oldu. Onlarca hem de!

Geri dönüp duvar dibine baktı, yerde yatan cesetleri gözüyle taradı, bu cansız bedenler arasında tek bir çocuk bile olmadığını fark etti. İçeridekiler köyün çocuklarıydı demek! Kapıyı tekrar defalarca çaldı ve en sonunda amacına ulaştı. Kapı yavaşça açıldı, içeride en az on düzine çocuk vardı. Ona kapıyı açan da ergen bir erkek çocuğuydu. W. erkek çocuğuna doğru eğildi. Siz nasıl kurtuldunuz? diye sordu. Çocuk, tek kelime bile anlamamıştı. Gözünden akan yaşları W.nin ceketine silerek ağlamaya devam etti. W. çocuğu kafasından tutarak beraber yürüdü ve içeri girdi. Gerçekten de kapıyı açan çocuktan daha büyüğü yoktu içlerinde. İçlerinde kundakta olanlar dahi vardı. Kimileri ağlaşıyor, kimisi her şeyden habersiz merdivenlerin trabzanlarından kayıyorlardı.

W. önüne gelen ufaklıkların hiç birini atlamamaya çalşarak kafalarını okşaya okşaya, yanaklarını seve seve yukarı çıktı. Uzun bir koridor vardı şimdi önünde; açık kapılı odalardan, çocuklar fareler gibi kaçışıyorlardı. Onbaşı, en arkadaki odada koridora uzanmış uzun bacaklar gördü, bunlar odanın içinde cansız yatan muhtemelen evin sahibi olan çifte ait bacaklardılar. Çiftin kurumuş kanı üzerine çocuklar parmaklarıyla belli belirsiz harfler çizmişlerdi.

W. tekrar aşağı indi. Tüm çocukları yüksek perdeden ıslık çalarak susturup, aşağı salona topladı ve onları evden çıkarmaya başladı. Çocuklardan büyük olanlar kucaklarına henüz yürüyemeyenleri aldılar ve küçükler de kah el ele tutuşarak kah büyükçe olan kızların eteklerine yapışarak W. yi takip ettiler. W. peşinde çocuklarla cesetlerin yattığı yerin ters istikametinden köyü terk etti. 

Onbaşı W. bu çocukların ailelerini öldürenlerin kendi arkadaşları olduğunu biliyordu, kendisi de bu çocukların anne babalarından birini öldürmüş olabilirdi. O eve neden çarpı konulmamıştı, çocukları kurtarmak için mi, bunu henüz bilmiyordu. Belki de birliğin içinden birisi, köye bu operasyonu önceden haber vermiş ve güvenli olan evin hangisi olduğunu bildirmişti. Yine de bu ihtimalleri pek önemsemedi. W. şimdi bunları değil arkasında neşeyle yürüyen çocukları düşünmeliydi, onbaşıyı ölümün karanlığından cahil bakışlarıyla ve cıvıltılarıyla çıkarmışlardı. Onlar, bu pazar sabahında kendisine hiç bir şehirlinin yaşayamayacağı, alışveriş için girdikleri dükkanlarda bulamayacakları çoşkuyu hediye etmişlerdi. W. bu düşüncelerle yürürken, ona kapıyı açan ergen yanında bitiverdi. Çocuğun yüzündeki asimetrik çilleri, kir sanarak cebinden çıkardığı mendille silmek istedi W. . Çocuk yavaşça itti Onbaşıyı. Çillerinin üzerinde gezdirdi ellerini. W gülümsedi, özür dilemek istedi. Çocuk bir daha itti W. yi ve cebinden çıkardığı silahı Onbaşıya doğrulttu. Onbaşının kolundaki armayı işaret etti silahın ucuyla. W. o an, duvar dibindeki ceset denizinin kendi birliğinden birilerinin işi olduğuna emin oldu. W. dillerini anlamayan bu çocuklara hiç bir şey dememeye karar verdi. Ne yapmak istiyorlarsa yapmalıydılar, çünkü artık onların da o ölüler gibi kaybedecek bir şeyleri yoktu. Silahını yere attı ve gözlerini önce uzakta oynaşan sincaplara doğru çevirdi, sonra sıkıca kapatıp bekledi. W. gözlerini birkaç dakika boyunca kapalı tuttu. Çocukların onunla ilgili kararını bekliyordu. Birden yüzünde bir ıslaklık hissetti. Gözünü açtığında küçük bir kız çocuğunun onu yanağından öptüğünü anladı. Ergen çocuk, elindeki silahı bırakmış ve kucağına iki, sırtına da bir bebek almış gitmek istediğini fısıldıyordu. W. şimdi ne yapması gerektiğini bilmiyor ve öldürülmediğine pek de sevinmiyordu. Diz çöktüğü yerden kalkıp çocuklara doğru ilerledi. Ona bakan seksen doksan çift göz vardı. W.nin ayaklarının üstünden zıplaşarak bir sincap sürüsü geçti. Onbaşı çocukları peşine takarak ıslıklarıyla ormana doğru yol aldı.





*denniswarhol*

17.5.10

İçeride

İçeri girebilirdim aslında; ama ancak kırılmış bir camın içinden geçerek yapabilirdim bunu. Bu kırıktan, odanın düzenini görebiliyordum. Buna bir düzen denilemezdi aslında, üç beş kırık sandalye duvar dibine kurşuna dizilmiş ve can vermişler gibi sıralanmıştı. Koyu renkteki duvar kâğıtlarından başlayarak süreklilik gösteren bir karartı vardı içeride. Sanki birisi tavana asılmış, odayı sürekli daha koyu bir siyaha boyuyordu; bu yüzden ışığı ne kadar arttırırsanız arttırın oda aydınlatılamayacak gibiydi. 

Odanın sağ köşesinde sarışın bir kız çocuğu burnuyla oynuyor ve burnundan çıkardıklarını iştahla ağzına götürüyordu; annesi olduğunu sandığım kadın, her seferinde çocuğun eline bir şaplak vuruyordu. Diğer taraftaki kadının elleri bacaklarının arasındaydı ve yüzünde zührevi bir zevk ifadesi, şöminenin içindeki tespih böceklerini gözlüyordu. Elindeki şömine maşasıyla böcekleri hafifçe dürtüyor, onların ölü taklidi yapmalarını sağlıyor ve cansız gibi yere uzandıkları bu zaman içinde kahkahaları patlatıyordu. Bu müsamereden sıkıldığında aynı maşa ile böceklerin kafalarını eziveriyordu. Hemen ardından aceleyle kalkıp hazır ola geçiyor, salonun ortasına dönerek, birileri hesap verir bir ifade takınıyor ve onlar artık biliyorlardı diye bağırıyordu. Sonra çocuk, bu bağırtıya sevinçle "ben de bildim ki" diyerek katılıyor, annenin şaplağı ise gecikmiyordu. 

Kadınların beni görebildiklerine dair kuvvetli şüphelerim vardı ama küçük kızın ara ara bana doğru farkındalıkla baktığını hissediyordum. Bu bakışlarının birinde işaret parmağını bana yakın bir yere uzatmış ve “işte geldi" demişti. Hemen arkasından annesi kızın eline sert bir darbe indirmişti. 

İçeri mutlaka girmeliydim, beni içeriye almak istemeyeceklerini biliyordum; yine de kapı ve pencereleri ısrarla zorlamıştım. Ortası kırılmış cama tekrar baktım, cam o kadar tozluydu ki güneş ışığı ancak bulduğu bu delikten içeri sızabiliyor ve odanın içindeki toz bulutlarını arsızca teşhir ediyordu. Bir an, güneşin tuttuğu bu ışığın önünde düşündüm kendimi; bir sahnede, üstümde tozlu siyah takım elbisem ve fötr şapkamla rol arkadaşını bekleyen şaşkın bir oyuncu gibiydim. Hayali rol arkadaşım geliyor ve bu kez onunla beraber beklemeye başlıyorduk. Sonra git gide artan bir oyuncu nüfusu oluşuyor ve sabırla bekleşiyorduk.

Beklemekten vazgeçmeliydim artık. Cama iyice yaklaştım, üzerindeki tozu silmeye koyuldum. Elimin değdiği yerler saydamlaşıyor ve gün ışığı, bulduğu açıklardan sızmaya başlıyordu. Işığı yüzlerine yediklerinde vampirler gibi acı çekiyorlardı. Küçük kız, annesinin gözlerini ışıktan rahatsız olarak kapatmasını fırsat bilip, burnunu bir temiz karıştırıyordu. Yüzümü görebileceğim kadar temizledim camı. Şimdi camdaki yansımada iyice esmerleşmiş bir adam görüyordum. Kendime en son baktığımda bu kadar esmer değildim. Bu sanırım dört ya da beş gün öncesiydi, bu esmerleşmeyi burada bekleyişime borçluydum. Sabah erken saatte buraya geliyor, akşam geç saatlere kadar içeriyi izliyor ve oraya girme yolları arıyordum. İçeri girebilirdim aslında, ama dedim ya bu kırık camın içinden geçerken büyük ihtimalle yaralanacaktım. Belki şahdamarım kesilecek ve içeridekilerin ruhu bile duymadan kan kaybından ölecektim. Hoş ruhları duysa bu kez kılları kıpırdamayacaktı. Hem belki de ben içeri girdiğim anda şaplaklar maşa darbeleri ve sümüklü ısırıklarla karşılayacaklardı beni. Neden girmeliyim buraya diye sordum kendime. İçeridekiler kimdi? Ailem olma ihtimalleri var mıydı? Bu kadınlardan herhangi biriyle evli olabilir miydim? Alabildiğine esmer bir adamın bu kadar sarışın bir çocuğu olabilir miydi? 

Bunları düşünürken şöminenin başındaki kadın iki tespih böceği daha ezdi ve "onlar artık biliyorlardı" diye tekrar bağırdı. Çocuk ben de bildim der demez annesinden bu kez daha hızlı bir şaplak yedi. Sonra burada olduğum günlerde hiç olmayan bir şey oldu. Kız çocuğu da annesinin çıplak ve etli kollarına bir şaplak indirdi. Kadın büyük bir şaşkınlıkla koluna bakmaya başladı. Çocuğun parmaklarının izi, annenin bembeyaz teninde, bir süte damlamış kan damlaları gibi yayılıyordu. Kadın, vücuduna girmiş bir bıçağı çıkarır gibi temkinli izledi kolunu. Kafası yavaşça önüne düştü. Çocuk pişman olmuşa benzemiyordu, aksine gülümsemesi bütün yüzüne yayılmıştı. Böcek ezici kadın, anneye dönerek "O da artık biliyor" dedi. Üçü beraber ayaklandılar. Köşedeki sandalyelere doğru yürüdüler ve üç sandalyeye sırayla oturdular. Anne biraz sonra çocuğu kucağına aldı. Ağzı bir balığın soluk alıp verişi gibi anlamsızca açılıp kapanıyordu. Bir kaç kez, burada olsaydın keşke dedi. Boş kalan sandalyeye bakıyordum şimdi. Bana mı sesleniyordu.

İçeri girmek için ellerimi ve boynumu kırığa doğru uzattım, son olarak da kalçamı ve bacaklarımı içeri aldım. Odanın döşemeleri üstündeydim. Doğrulduğumda kanımın aktığını fark ettim. Sanırım boynumdaydı yaram. Yavaşça ilerleyip boş sandalyeye oturmaya çalıştım. Fakat bir anda kendimi sandalyede ayakta buluverdim. Boynumda kalınca bir ip vardı. Kendimi aşağı çektikçe ip boynumu sıkıyordu. Yavaşça başımı sola çevirip onlara baktım. Bana neden buradasın diye sordu anne. Çocuğu işaret edip, onun artık bildiği şey nedir dedim? Kadın yüzüme dahi bakmadı, beni dinlemiyordu artık; öyle umursamazdı ki, neredeyse, orada olmadığıma emin olacaktım. 

Çocuk annesinin kucağından atlayıp böceklere doğru gitti. Onları teker teker külün altına gömüyordu. Sonra dönüp bana baktı. Baştan beri yüzüne yansıyan o gülümseme kaybolmuştu. Gelip ayaklarıma sarıldı. Burada olmadığımızı biliyorum dedi. Boynumdaki ipten kurtulamıyordum. Resmen asılı kalmıştım. Biraz sonra çocuk büyük bir hızla odanın içinde yuvarlanmaya başladı. Kadın ara sıra maşayla çocuğu dürtüyor ve çocuk bir anda duraksayıp sonra tekrar harekete geçiyordu. Sonra büyük bir hızla üstünde asılı olduğum sandalyenin bacaklarını çarptı. O an, küllerin üstündeki böcekler büyük bir hızla hareket etmeye başladılar. Hiç biri ölmemişti demek ki. Sandalye arkamda kalmıştı. Yerde boylu boyunca uzanıyordum. Kafamı kaldırdım, etrafı kolaçan ettim. Odada tektim. Acıyla doğruldum yerden ve tüm evi dolaştım. Evde kimseler yoktu. Odaya geri döndüğümde camdaki kırığı ve yerdeki kan izlerini gördüm. Elimi boynuma götürdüm. İp değil ama kan vardı boynumda. Bu yaranın gerçek olduğuna ve hala acıdığına sevindim. Güneş camdaki kırıktan içeri doluyor ve kurumuş kanımın üstünde iştahla beslenen böceklere vuruyordu. 

*denniswarhol*

4.5.10

şeytanlamalar - I

* Herkes bir şeye inanıyor ve çokları inandığının onu kurtaracağına da inanıyor. Bir kurtarıcıya inanmak kadar akla yatkın ne var ki, nihayetinde bir korku var orta yerde duran! Her şey o korkunun rengiyle başlıyor. Koyu bir renk bazen, bazen alabildiğine açık... Korkunun bir renkle başlaması kötü bir teori belki. Belki de katlediyor tüm renkleri, kim bilir? 

* Ellerini koklarlar katillerin bilirsin, barutun kokusu kalır diye belki; bir de gözlerine bakmalıdırlar derin derin; çünkü kalmıştır retinasında, kurbanının ruhsuz kalan bedeninin düşüşü. Yırtarcasına açılır ağzı bir karganın sanki, öyle kinle söyler ki o gözler gerçeği. Ama yine de bir katili öyle kolay ayıramazsınız masumiyetten. İçini açıp bakmaktır en iyisi. İyisi, lime lime edip ruhunu, tüm korkularını gözler önüne sermektir. 

* En iç burkan şarkısı şu doğanın bir kaç ölü çocuğun ağzından çıkacak bir gün. Yalancı gölgeleriyle bakire melekler sürtünecekler melodilerin yüce dallarına. Hiç mi canınız acımadı ölürken diye sorasım gelecek çocuklara. O çocuklarla konuşabilsem de, susmam gerekecekti biliyorum. Ne ağlamaları canımı yakacak, ne gülmeleri hoşnut edecekti. Sorsam elbet acıdı diyeceklerdi. Ama sadece dinledim şarkılarını: "Azrailimiz büyüdü biz küçüldük, avuçlarınızla taşıdınız tabutlarımızı."

* Bir mahkum, kuş pisliklerini temizlemek için arka avluya çıkabiliyorsa sadece, o bok işte özgürlüğüdür onun.

* En rahat balıkçılar büker gözlerinin gördüğünü, tam ucundan ufkun mesela yok eder kocaman bir gemiyi. Kıvırır denizi koyar cebine ve başlar ertesi gün aynı yerinden zamanın.

* Kedileri seyrediyorum soğuk bir bahar günü, sevişirken uçuşan tüyleri ve titreyen minik bedenleri...

* Gamzene gömsünler beni.

*dw*

13.4.10

tanpınar

— Bugün mahalle kalmadı. Yalnız şehrin şurasına burasına dağılmış, eski, fakir mahalleliler var. Birbirlerinin hatırını sormak, bir kahvelerini içmek, geçmiş zamanı beraberce anmak için zaman zaman gömüldükleri köşeden çıkan, bin türlü zahmete katlanarak semt semt dolaşan ihtiyar mahalleliler... Bugünün mahallesi artık, eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilatının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.
   

29.3.10

hayal kırılmazlığı

Her şey o kadar gerçekti ki; buradan önce ben başka bir yerde değilmişim gibi geliyordu. Gözlerinizin içinde bir yalan aradım durdum. Bunların bir karşılığı var demenizi bekledim. Ölenler boşuna ölmemişlerdi sanki ve bu yüzden ben bu denli anlamlı bakıyordum gözlerinizin içine.
Ayağımda zincirlerimle gelmiştim yanınıza, evet bahriyelerde bir ışık gibi değildi belki gözleriniz, peki ölenler gerçekten boşuna mı ölmüşlerdi? Bu kadarına bile mi cevap vermezdiniz? Oysa herkes ne çok inanmıştı kendi zaferine ve zafer sanki hep aynı şeydi hepimiz için. Kimse hayal etmezdi yenilgileri, umut hep ganimetler üzerineydi. Kötü olandan hep uzak kılındı beyinler. Kalbinizi söküp atamadınız.

Yoo, ölenler yine de boşuna ölmemiş olmalıydılar. Onca sazların tellerine vuranlar, boşuna dememişlerdi yeminlerini türkülerle. Onca kendini adamışlar farksız olmalıydı, çürüyen bedenlilerden. Öyle de olmalıydı, öyle de olmalıydı.

*dw*

18.3.10

kuşkusuz bir kadın

kırmızı parlak ve kuşkusuz bir kadın
seni ellerimin içinde gördüm
yüzünü çizdim avuç çizgilerimle
parasız kaldıkça utanmadım
cüzdanımdaki fotoğraflarını harcadım

bir hamal bir hayat kadınını sevdi o an
ben seni öptüğümde bir taş sekti bir kaç kez
bir su birikintisinde, ağır yüklüydü gözlerin
o kadın o adama yük olmadı hiç dedim
ve o kadına elini sürmedi o adam

bir aşk daha çıktı bir namlunun ucundan
o an eğildi bir katil tüm acı çekenlerin önünde
düşmüşlüğü ve yırtık çoraplarıyla bir hayat kadını
bir tanrı gibi uzattı ayaklarını

ben seni öptüğümde indi bir balta
kırışık boynuna bir işe yaramazın
gözlerinin yükünü hamalın sırtına döktün
tüm sinirlerimiz boşaldı göbeğine dünyanın

"denniswarhol"

12.2.10

yıkanınca

Seni ellerimi yıkamadan sardım. Tüm kiriyle bedenimin çırçıplaktım karşında. Çıkardığım yırtık elbiselerimi sordun, köpekler parçaladı dedim sana gelirken. Sen de tehlikeliydin çünkü sokağın da. Her köşesini besmeleyle döndüm yolların. Çıngıraklı zilini değil kalbimin gümbürtüsünü duyup açtın kapıyı. İlk yüzünü gördüm tahta kapının ardında. Gülmüyor, üzülmüyor, kızmıyor, acımıyordun. Sonra tüm bedenin içime girdi. Artık eve girmek de gerekmiyordu. Kapılar açık, pencereler açıktı. Dışarısı nasılsa içerisi de öyleydi anlayacağın. Bir ev ne ile ayrılırsa sokaktan biz onları yıkıyorduk. Seni öpmeye başladım, yüzünden başladım öpmeye önce. Unutmayaydım yüzünü anlatırdım şimdi ilk neresini öptüğümü. Dudaklarını öptüm sonra, dudaklarını yüzünden ayrı saydım hep. Onlar bir başka cumhuriyet, bir meyvenin içinde başka bir meyve gibiydi. Kirli tırnaklarımı boynuna geçirdim büyük bir samimiyetle. Acıdan açılan dudaklarından şimdi sıcak rüzgarlar esiyordu. Ruhumun lodosu bana yağmurlar getiriyordu. Kıyısında oturduk sonra bir sigaranın, ağzımızda bir deniz manzarası. Kimse içmiyordu ama yanıyordu köküne doğru. Bir ömrün doğuşunu seyredecektik o gün o kıyıda. Dizlerimizi güneş, kirliliğimizi duru sular yunacaktı. Ben temizlenmek istemiyorum dedim yüksek sesle, istiyorum ki kirli kalayım, kokayım ve kırılsın burun direkleri insanların. Bundan dolayı işte mahkum edileyim yalnızlığa. Bundan işte sarıldım sana ellerimi yıkamadan ve bir dua eşliğinde yıkanıncaya kadar da bu yüzden kirli kaldım.



*dw*

25.1.10

aforizma

*Kadın erkeğine, erkek de kadınına bir diğerinden vazgeçebilme gücünü verir.

*Kendini öldürmek için karnına dayadığı bıçağın rengini bana sorduğunda, birazdan kırmızı olacak ne önemi var dedim.

*Yaşam saçlarını siyaha, ölümse beyaza boyuyor.

*Acı hemen hemen hiç çıkmaz hayatımdan, onunla sevdim onu sevdim. Onu sevmek için yaşadım.

* Karnında bıçağı gördüm ve ne yaptığını sordum, bana bıçağın rengini sordu.

* Bir tek yaşlılar intihar etme hakkına sahip değildir. Çünkü onlarınki dürüstçe değildir.

* "Bunun bir düş olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum, oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum"


*dw*