28.11.08

HAKLI MIYDIM?

HAKLIYDIM

Seni, on dakika sonra tren garında beklerken bulacağımı düşünerek ( belki de buna emin olarak ) lavaboda seyrek saçlarıma şekil verdim. Tuvalet kabinlerinden birine girip gizlice sigara içerken selamlaşacağımız anı düşündüm ve yalan değil biraz gerildim. Derin bir nefes daha çektim sigaramdan, iki üç kere öksürdükten sonra ağzıma naneli şekerlerden bir tane attım. Çıkmadan son bir kez aynaya baktım, burnumun fazla silinmekten pul pul dökülen kenarlarını, mendilimin ucunu ıslatarak nemlendirdim.
Trenin gelmiş olduğunu, garın her yanına sinmiş olan kalabalıktan anladım. Hedefime doğru yol aldığımda sağda solda uzun zaman sonra karşılaşmış oldukları belli olan bir iki kişi gördüm. Kimisi abartı bir sevinç gösterirken, kimisi vakur bir edayla ama uzun uzun el sıkışarak gösteriyorlardı o an hissettiklerini. Bu iki selamlaşma ritüeli de bana uygun değildi, ben sana sadece sıcak bir hoş geldin diyecektim. Sonra uzanarak yanaklarından o an en kızarık olanına bir öpücük konduracak ve varsa elindeki valize uzanıp almakta ısrar edecektim.
Sonrasını düşünmediğimi sanma; garın önünden bir taksiye biniyoruz hemen ve seni güzelce karnımızı doyurabileceğimiz bir restorana götürüyorum. Sonra, elbet kaliteli bir şarap ısmarlıyorum sana; buralara kadar gelip de şarap içmemek olmaz...

Telefonuma baktım arayan sendin inmiştin galiba, bekletmeden açtım:

Ben geldim, dedin. Sesin mutlu mutlu geliyordu,
Neredesin tam olarak dedim sesim heyecandan mütemadiyen çatlıyordu
Tam olarak kırmızı paltolu bir bayanın yanındayım dedin, gülerek.
Bu bir espri olmalıydı; güldüm, bir daha soramadım yerini söylemeni bekledim.
Saat var hani büyük, onun altındayım, dedin
Tamam anladım. Geliyordum.
Saati değil ama kırmızı paltolu kadını gördüm ve arkasında seni…
Neredeyse boyun kadar büyük valizinle ve kocaman ekose paltonla devler ülkesinde kendini gizlemeye çalışan küçük bir peri kızı...

Merhaba ( yeterince sıcak mıydı acaba?, dedim
Merhaaabaaaa, dedin uzatarak a ları.
Hoş geldin dedim, (kısa mı kestim ?) Uzanarak ikisi de çokça solgun yanaklarından herhangi birini öptüm
Hoş buldum, çok beğendim burayı, dedin
Daha bir şey görmedin ki dedim ve valizine uzandım. Israr etmeme gerek kalmamıştı; çünkü yorgun gözlerinle teşekkür ediyordun bana. Bir şeyler yer içeriz sonra da dinlenirsin. ( Sahi nerede kalacaktın, benim bekâr evim sana göre değildi, bir otel ayarlamış mıydın acaba? )
Evet dinlenirim ama otel ayarlamadım ki henüz diye yapıştırdın cevabı.
Bende kalırsın otele gerek yok dedim kibraca. Samimi değildim pek; ama seni inandırmış olmalıydım ki,
Olur, hem de çok iyi olur, dedin.
Düşünmedim sonrasını…


Şarap evinde sürekli seni ve hikâyeni dinledim. Sesin o kadar hoşuma gitmişti ki, bana ağız dolusu küfretsen bile içim büyük bir huzurla dolabilirdi.

Saat ilerledi. Şarap en güzel zamanlarını yaşıyordu vücutlarımızda. Sen içtikçe açıldın, açıldıkça konuştun, konuştukça durum karmaşıklaştı. Bense git gide huzursuzlaşıyordum. Neden mi? Çünkü gecenin sonunda senden “bu akşam çok güzeldi sonra yine görüşürüz” diye ayrılamayacak. Hatta beraber benim eve gidecektik. Yatacak yeri bulurdum, yere bir yatak yapar hatta durum bu kadar karmaşık olmasaydı, bu gece senin için dışarılarda yatar, hasta bile olabilirdim. Sorun değildi; ama seninle aynı odada kalmak, kokunu duymak; bugün anlattıklarını, sevgilini, planlarını, tüm var olanları unutmaya çalışmak çok zor olacaktı; sonra o an evde yaşayabileceğim tabloyu düşününce, utanmak gibi bir şey hissettim, kendimden utanmak gibi.

İçimdeki mantık sahibi erkek, bundan iş çıkmaz bir bahane bul ve otele gitmesini sağla, bugünkü harcamaların için de başını taşlara vur diyordu.
Öyle de yaptım, duygusal olan olan diğer bir yanım var mı olsaydı o nasıl davranırdı bilmiyordum. Taksiden indikten sonra, taksimetrede yazan kallavi ücreti ödememek için valizini alma bahanesiyle hemen araçtan indim. Son olarak valizini otele kadar taşıdım.
Otelin kapısından girer girmez -muhtemelen sevgilisi olacak adamla- telefonda konuşmaya başladı, onu resepsiyonda işlemlerini yaparken bir sigara eşliğinde izledim, ağzıma nane şekerlerinden bir tane daha attım.
Sonra, o güne kadar görülmemiş gidilmemiş bir yer, o güne kadar tanışılmamış bilinmemiş bir insan aradım…






Dennis Warhol

11.10.08

Prensesin şarjı biter mi ?

İki kişi gördüm ellerinde bir ince çubukla, ağızlarından dökülen ezgiye eşlik etmesi için deri kaplı bir kutuya aynı anda vuruyorlardı. İkisi de aynı ezgiyi mırıldanıyorlar ve aynı ezgiye eşlik ediyorlarken biri yaklaşık 3 saniyede bir çubuğuyla kutuya vuruyorken; diğeri o bir saniyede çubuğunu kutuya iki belki de üç kez sallıyordu. Aynı zaman dilimi aynı ses aynı notalar aynı soluk, aynı hava; kulağımda ince ve yerli seslerle kafamı tanrıma çevirip bu diyorum işte sonsuz, istenirse saniyelerin nasıl bin parçaya bölünebileceği ve istenirse nasıl bütünleştirilebileceği...
Şaşırıyorum dersem basit kalır prensesim biliyorum; beni son kez arayışın ve o küçücük zamana sığdırdığın üç dört yıkıcı kelime geliyor aklıma, şaşırmıyorum da prenses, sevinir gibi oluyorum, sevilir gibi, sever gibi.







özlüyorum

24.9.08

Düzensiz- Prensesim beni var ediyor

**
Son yudumdu bu ve masadan kalkıldı. Geri dönüp bakılmadı bir şey unutlmuş mu diye. Ne önemi vardı ki diye düşünüldü, yeni birine gidilirken eskiden kalmalar bırakılmalıydı, öyle anlatılmıştı, öyle olmalıydı. Masada bıraktıklarına geri dönüp bakmanın bedelini ödemedi mi yıllarca, neden o geride kalan, sanki bir dairede dönüp duruyormuşuz gibi tekrar tekrar çıkar karşımıza . Altımızdan kayıp gider gibi herşey sanki, son düşündüğüm neydi, son sevindiğim, yediklerim içtiklerim boşaydı, gezdiklerim gördüklerim, bildiklerim, öğrendiklerim hepsi boşaydı, peki hep aynı yerde kaldıysam ben adımlarım da mı boşaydı..

Kapıdan adımını atar atmaz paltosunu ve saçlarını ayrı yönlere savuran sert, huzur dolu bir rüzgar onu kendine getirdi. Kendine gelmekten pek memnun değildi, yolunu değiştirip daha sert bir şeyler içebileceği bir bara gitmeye karar verdi.
Gözlerinin önünde hayatındaki tek umut bağlanabilecek kişinin, alkol dolu kusmuklarının içine gömüldüğü barda bir absinthe söyledi. Dışarı tekrar çıkmalı ve şimdi rüzgar da birden kesilivermeli hayat eğer onun istediği gibi olacaksa.

Dışarı çıktığında kravatının ucundaki kesiği farketti, nasıl olduğunu hatırlamaya çalıştı ama; hafızası kravatı neden taktığına odaklanmakta ısrar etti. İşe giderken kravat takmayan biri ve eğer yanılmıyorsa bugün de pazardı, sevgilisi yok onunla buluşmayacak o halde, bir parti mi; hangi lanet olası insan bugün doğmuş olabilirdi, kravatı boynundan çıkarıp önüne gelen ilk tenekeye atmak üzere eline sardı. Artık gitmesi gereken yere yönelmişti.
Önce bir otobüsle gidebileceği en son noktaya gitti, oradan da bir taksiyle ışıkların artık tamamen söndüğü parka vardı, saat bir hayli geç ya da bir hayli erken sayılabilecek o zamanlardan birini gösterirken, korku denen ızdırapla yüzleşmemek için kanyak şişesini bir kaç dakikada alkol arsızı midesine boşalttı. İçeri yürümeliydi.

Kravat tekrar boynunda mıydı, paltosunun ceplerinde elleri, saçları dağılmış;
kesik kesik geçip gidenler; tüm okuduğu kitapların, tüm sarf ettiği kelimelerin, tüm dinlediği ezgilerin adlarını düşündü, tüm sevdiği kadınların, tüm dost dediklerinin, tüm seviştiklerinin, derdini dinlediklerinin, kaçtıklarının, korktuklarının, utandıklarının, gizlendiklerinin, nefret ettiklerinin ve inatla unutmadıklarının isimlerini anarak tümüne birden koca bir hınçla dümdüz gitti.


Kravata baktı; taşır mıydı milyon yıllık bir fosili bir kravat, bir palto muydu insanı hastalıktan kurtaracak, neden o ofislerde yılları çürüdü her insanın, kravatın markasına baktı, evet dedi tonlarca aşk biriktirmiş, kilolarca içki tüketmişiz ama hiç birinin yükte bir ağırlığı yokmuş. Ayaklarından çıkan ayakkabıları boşluğa düşerken kravatı neden taktığını anlamıştı.







**

4.9.08

Ağaçlandırmalıyım

Beni bilmek için doğdun
O yerle bir olurken
Sen ışıklar açıyordun dünyama
Sessizliğin gürültüsünde bir sağır gibi
Bir şeyler duydum
Bir küfür, bir patlama

Beni bilmek için doğdun
O yerçekimine kurban olurken
Sen ışıklar saçıyordun cennetimden
Bir sıcak demir gibi kalbimin üstünde
Hissettiğimde seni
Her an elimden uçup gidecek gibi
Bir çırpınış bir kurtulamama


Bir kıvılcım
Bir yangın gözlerinin beyazıyla çevrili
İçi yanıyor ömrümün
Sana dokunamadığım anlarım yanıyor

3.9.08

YERÇEKİMİ

Ellerimi kaloriferin peteklerinde ısıtırken o soğuk ekim sabahında, seni izliyordum, sanki sen de bana bakıyor gibiydin. Ama beni görebilmen mümkün değildi buna eminim. İnsan zaten bir noktaya en yoğunlaştığı anlarda en azını görür; ki bir süre sonra sigarayı derin derin nefeslenişinden çok derinlere dalıp gittiğini anladım; kim bilir hangi doğuştan kırık hayallerin peşindeydi hücrelerin.
Sonra mutfağa gittim. Senin orada kalacağına dair tek bir süphe duymadım. Sen o cama mahkum ben bu cama. Böyle değil miydi hayatımız?
Yanılmadım, mutfaktan döndüğümde ve daha yüzlerce kez oraya buraya gidip geldiğimde hep o odada, penceren açık ve masanın başında buldum seni.

Kaç ay oldu, kaç yıl? Bulamadım, seni benimle beni seninle tanıştıracak tek bir kelime bile, bulamadım. Belki değişir herşey diye gecelerce yaptığım aşık adam provaları. Sırf hayatta tutabilmek için. Kendimi, senin sayende. Bencilce mi? Senin bundan haberin bile yokken, bencillikten söz etmeyelim bence.
Sen o güzel gözlerinle o kadar şefkatliydin ki, beni bilsen yeterdi biliyorum. Gelir ve başka işler için ısıtırdın ellerimi. Kedi seven bir kadın gibi acıyla gülerek gelirdin. Bilsen yeterdi biliyorum, yeterdi.

Neden şimdi, yetmeyen bir şeyler var aramızda. Belki de hiç olmayan ve olsa da yetmeyecek şeyler var. Elimi uzatsam dokunamayacağım, bağırsam sesimi duyuramaycağım, öpsem kuru, sarılsam elimde kalıyor uzuvların. O kadar ki yetersiz bu yaptıklarım.
Biliyorum, merak etme.

Sana bakarken dalmışım, seni görmeden. Neden sonra farkediyorum seni. O masanın başında yazarken buluyorum yine. Yetmiyor mu yazdıkların sana? Tüm dünyaya yetecek gibi görünüyor masanın altındaki yığınlar oysa. Dürbünümün kesinlikle göremeyeceği küçük küçük harflerle karalanmış o kağıtlarda ne yazdığını bilemesem de seviyorum. Ellerini okumak gibi bir meziyet edinmek istiyorum mesela, az bir zaman da kalsa dert edinmek için... Her neyse o deftere karaladıkların bilmek istiyorum gerçekten. O yazdıklarından hiçbir şey anlayamasam da okumak istiyorum.

Ne yapıyorum ben? Bu mu benim işim?
Ciddileşiyor yüzüm sanırım, ellerimi petek üzerinde ısıtmaya devam ederken.
Sen sigarayı söndürmeye mutfağın lavabosuna giderken
Ben açık pencereden yarısına kadar aşağı sarkmış,
Sokakta ardına takılı gözlerimle
sana yetişmek için defalarca
yerçekimi denen o kahrolası güce lanet ederken;
hal böyleyken bir sigaraya mı kıyamayacağım?

Bak yine uzaklaşıyorum senden gözlerim bir çöp kamyonuna takılıyorken, hiç istemeden; uzaklaşıyorum amacımdan; görevimden. Toparlıyorum tüm dağılanları. Seni bekliyorum, geliyorsun yüzünü havluya kurulayarak. Benden dağılacaklar için tüm hazırlıklarım tamam mı diye düşünürken. Son kez pencerenin önünde ve sana görünmeme gibi bir derdim olmadan, çırıl çıplak çıkıyorum herşeyin önüne. Isınan ellerim artık istediği atışı yapabilir.
Mermiyi yuvasına koyuyorum... Elindeki kalemin düşeceğine emin olarak..







*

28.8.08

ÇOKYOK

Yapabilir miyim bilmiyorum ama; bugün ilk kez denemelerine başlayacağım evet ya da hayır? Denediğim mi ne, özür dilerim ama bunu nasıl sorarsın, evet nasıl hayır? İlk kez bu umudu söküp derimden; kazıyıp kafamdan; çıkarıp gözlerimden; yok edip nefesimden; silip benliğimden; temizleyip ellerimden; atıp umrumdan evet özür dilerim senden. Sen yüreğimi söküp çöp tenekesine attın özür dilerim senden, sen umudun bini bir para dedin, beni ucuza sattın, ben mi neler mi diyorum, arabesk mi bunlar? Ağzının içindeki diline doladığım hayallerimde mi arabesk? Hasretinden kafa attığım tuğla gibi kelimeler de mi arabesk? Özür dilerim senden. Arabesk.

Bugün deneme günü, duvarın arkasında senin olmadığını ispatlama günü. Orda olmadığını değil sadece, orada olsan da UMRUNDA olmayacağını ispatlama günü.

Senin Umrunda Olmadığını İspatlama Günü
O gün işte, duvarın altında kalma günü yani. Hadi sen bari çekil hizasından şu yıkılan aşkın, yıkılıyor koca bir halkın ortasına, alkışlıyorlar bak, şak şak şak, bak, sesler duyuluyor, çünkü artık duvar yıkılıyor, görülecek çok insan var çok, görülecek çok hesap var. ÇOK.




*

16.8.08

bir yıl sekiz ay

tutkununum
saplantımsın
bu psikopatça kenetleniş
hala her duyuşumda adının ilk mısrasını
sonu gelmez bir şiir başlıyor ta ki şu ana dek

sen döktükçe kaleminden
ben kendini beğenmişliklerde
o kadar ki bağlılık
hiç bir kelimen başkasına değil
hele olsun
keserim baş harfinle ellerini
asarım son harfine sonra kendimi

sonra avundukça hayat güzelmiş lan derim
avundukça avunurum

seni özledim,
senin özlediğin kim?




*

3.8.08

içinden deniz geçen

aslında neydi rengin de mavi oldun
içinden geçtiğin herşey nasıl sen oldu
deniz;
ismim ol dedim,
içimden geç dedim
geçtin; ne sen aynı kaldın
ne ben maviye çaldım
neden karardım deniz neden karardım
aslında neydi rengim de karanlık kaldım




*

31.7.08

the bell tolls for unforgiven

uyma sevgili uyuma
artık uyulmayana uy

suya çevir ey sevgili bakışını
göğe çevir
izle hayatın akışını
gerçi biliyorsun
bunu çok kez yapacaksın

ama göğe çevrilmiş olan ölmekteki gözü
seyretmekte son kez gökte beliren yüzü
işte diyor bunu son kez yapacaksın

pişmanlıklar içinde ölmeye hazırlanan
o yaşlı adamın içinden geçenleri duy
yırt gitsin tüm kullanım kılavuzlarını
artık sadece uyulmayana uy

uyma sevgili uyuma
artık uyulmayana uy





*

25.7.08

LUNAPARK

Kanıma karışan en limonlu anlarımın tanığı,
Bir tek o duyuyordu biliyorum sevinç çığlıklarımı ve hemen ardından azalarak duyulmayan kalp çarpıntılarımı.
Çırpınan ve kusan bir genç adamın, ortalarına yığıldığı o hoş zaman geçirme makineleri; onlar, sabaha karşı ışıkları söndüğünde, kimi korkuttuklarını iyi bilirler. İşte şimdi ortalarında yatan, onlara meydan okumaya gelip mağlup olan o adam, her gece penceresinden tir tir titreyen gözleriyle onları izleyen o mutsuz ve korkusuz adam...
Evrenin tüm lunaparkları terk edilmiş eğlencelerin, yapmacık iyiyimlerin, yalnız sevişmelerin, olmaz umutların, aydınlatmayan ışıkların ve iyiyi kötüyü karıştıran karşılaştıran, çocuk cıvıltılarının ölüm çığlıklarına karıştığı bir hengameydi aslında ve o bu yüzden buradaydı,
sonra ucuz deniz kumunun üstünde yatan cesedinin kafasını kaldırdı:

Beni bir gondolun altına göm prensesim
hızla inerken içindeki aç maymunlar
ciğerlerine dolsun ölü nefesim

Limon tozu azalırken kanımda
Eteği prensesin, tertemiz alnımda
Bir sigara uğruna halkalar yedim burnuma
Bir hiç uğruna eğlendim seninle doya doya
Kıvrılırken göğün ucunda dönmedolap
Bıraktım kendimi aşağı
Çok eğlendim lunapark
Orada kaldı cesedim bir gondolun altında
Korkmayın benim dolaşan aç karnınızda







*

21.7.08

bugünden başlar her şey

sabah;
"'tütün çocuklar'ın cesetlerinin üzerinden başlayan"

oturduğum bacak arasından
dudaklarının sonsuz aralığına
bu eski binaların arasından
bir çıkar yola bağla beni
hadi bağla artık
kara çarşaflarla, beyaz örtülerle
kafa atılası mezar tahtalarına
saçının özenli örgüleriyle
bağla
yetiyor boğmaya zaten
ölüm gibi oluyor
oram buram

ve akşam
çöpçünün götürdüğü cesetlerle okunan ezanlar
seni özler inanırken uzakta olduğuna
onu ister diğeri sanarken seni
diğerini sever ve bilir seni bulduğunu
bulunca bağlandım sanınca, kanınca yani
tüm gözlerinle; içi yeşil yeşil
gözlerinin mor mor altından bir de
iki sevdiğim renk oluveriyorsun
her yer karanlık olmadan hemen önce

ve gece
senin üzerinden başlarsam saymaya
güneş doğana dek üzerinden batarsam
sabah malum çocukların cesetleriyle uyanıyorum





*

18.7.08

özenerek

ne zaman bir başkasını tanısa
hemen bu o derdi safça
kalbinin arkasından dolaşarak yaftalardı herşeyi
kaybettiklerini aramazken
kazandıklarını bağrına basardı büyük bir riya ile
oysa zaten bu öğretilemeyendi bile
ki doğru olan tüm kitaplarda yok sayılandı

bugünden başlar herkes yolculuğa değil mi deniz
denize tükürsen de bi bok olmaz değil mi
işesen sıçsan deniz hala deniz
oysa sümüksü bir damlaydık biz
oysa sümüksü bir damlayız biz

Kabul, çabuk, oku bunları
ne zaman tanıdım seni bilmiyorum
ama sen o sun
farklı olan ama aslında olması gerekensin
burası arka kapısı kalbin
hoşgeldin hoşgeldin







*

11.7.08

bana yazsaydın ben de sana yazardım

mutlu ol
sen bugün gülmeyi öğrendin
bir kadının dudak boyasından akarken

sen bugün kanmayı öğrendin
bir kadının gözyaşlarını içerken

sen bugün aldanmayı öğrendin
bir kadının portföyünde savrulurken

çünkü sen bugün bir kadını öğrendin
mutlu olmayı öğrendin yani
çünkü sen bugün anladın ki
aşık gülmeyi bilene olunur
olunur da nolur
peki olunur da nolur






*

10.12.07

attila ilhan

kimi sevsem sensin / hayret
sevgin hepsini nasıl degiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

herşeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla cağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum...

4.12.07

Yazacak Hiçbir $ey Yok ( dikkat arabesk!!! )

Kırmızı tuğlalarla örülmüş bir duvar şimdi ve burada bir kapı vardı eskiden. Seninle kavga etmek de güzeldi. Kapılarımıza kırk kilit bile iyiydi hiç yoktan. Kapısız kalışımız ömür çürütür; de artık bu nemli duvarın ardında.
Ardından yüzlerce alıcısız mektup, göndericisiz kartpostal ve acemice yazılar peydahlanır ve satır sonunu göremeyince adına şiir dedikleri; onlar işte. Kimse şair demezdi bana, aşık dedikleri olurdu bazen ama en çok şey dediler:
"Gözleri ne manasız" dediler içlerinden; dışlarından "pek soluksunuz bugün". En çok ne dediler gerçekten. İçimden söylememek geçiyor; zaten şimdilerde kendisi (ben) her şeye gülüp geçiyor(um).

En çok "ağzının içini" öpeyim isterdim, dışavurarak seveyim seni isterdim, tüm göğüslerini bir kere de sığdırayım avuçlarıma, saçlarını boynuma dolayayım soluksuz kalana...
Olmaz olamaz hiçbiri. Evkaf katibi şemsettin sami bey imsi bir dalkavukluk içinde yaşadım tüm yıllarımı, ve hala da öyledir bu beş parasız kalbim. Yoksa kalkıp yıkmaz mıydı şuncacık duvarı. İndirmez miydi balyozu kırmızı tuğlalarına da yağlı harcına da. Böyle bekleyip ölmeye mahkum sanar mıydı kendini?
Ah yanılsamalar, ah algılarım, ah kapılarım. Beni bana bırakmadınız, beni anlamadınız, beni o güzelliğe anlatamadınız.









*

3.10.07

YARIM

Semih, salondaki kanepede son üç ayda başından geçenleri, hayatının birden nasıl değiştiğini düşünüyordu;
-Geçmiş olsun semih, geçmiş olsun semih, geçmiş olsun, geçmiş...

Hastalığı gerçekten geçmiş miydi bilmiyordu, doktorlar öyle diyordular. Yarısını aldık akciğerinizin Semih bey, son derece başarılı bir ameliyattı. Vücudunuz tedaviye olumlu tepki falanı, ilaçlarınızı düzenli kullanmalısınız yalanı. Şu ilacı semih bey yemeklerden sonra, şunun yemeklerle ilgisi yok semih bey ha ha ha.

Semih yatak odasına kulak kabarttı:
"37 yaşındayım, evliyim, şu içeride horlayan 10 yıl önceki büyük aşkımdır"
Sağolsun; sayesinde iyiyim; bana iyi baktı karım. Yeri gelmişken belirtmek isterim ki; bu hastalığın "geç"mesinde emeği geçen tüm dostlarıma; geçmiş olsun dileklerini esirgemeyen tüm ziyaretçilerime teşekkürü bir borç bilirim. Reveransssss.

Gülüp geçti söylediklerine. Geçmedin biliyorum dedi - hastalığıyla konuşuyordu- biliyorum; çünkü oradasın ve beni duyuyor bana cevap veriyorsun. Eşinin horultularını işitti tekrar. Sonra geceden beri hiç kapatmadığı televizyona baktı boş boş, bir türlü aydınlanmayan odaya, eve... Biraz sonra arabasının alarmıyla irkildi, oysa günlerdir ilk kez uykuya dalmıştı. Lanet etti ve doğruldu;
Balkondan aşağı sarkıp arabasını gördü, birinin arabayla uğraştığını ve "iş"ini bitirmek üzere olduğunu da gördü. İstifini bozmadan izledi olanları. Sonra içeri girdi.

Aynada yüzüne bakarken, arabasının çalışan motorunun sesini işitti. Bir an olsun karısının horlamalarını bastıran bu ses için, şükretti tanrıya.
Eline aldığı kalemle aynaya şunları yazdı:

"Tanrım sen bir hırsızsın, arabamı da, hayatımı da sen çaldın, sana şükürler olsun"




*

kimse bilmesin seviyorum

22.9.07

PİYANGO - Shirley Jackson (Çev.Egemen İmre)

27 Haziran sabahı gökyüzü bulutsuz ve güneşli, bir yaz gününün insanın içini ısıtan sıcaklığıyla dopdoluydu; çiçekler rengarenk açmış, otlarsa yemyeşildi. Köy halkı meydanda, postaneyle banka arasında, saat 10 civarında toplanmaya başlamıştı. Bazı kasabalarda o kadar çok insan vardı ki piyango iki gün sürüyordu ve daha 20 Haziran’da başlamışlardı. Ama aşağı yukarı üç yüz nüfuslu bu köyde, bütün piyango iki saatten az sürüyordu, öyle ki sabah 10’da başladıkları halde köy ahalisi öğlen yemeğinde evlerinde oluyorlardı.

Tabii ki önce çocuklar toplandı. Okullar daha yeni yaz tatiline girmişti ve özgürlük hissi çoğunda hala biraz eğreti duruyordu; bir süre sessiz sedasız bir araya geliyor, sonra patırtı gürültüyle oyunlarına dalıyorlardı. Ve hala sınıftan ve öğretmenden, kitaplardan ve yedikleri azarlardan konuşuyorlardı. Bobby Martin daha şimdiden ceplerini taşlarla doldurmuştu, diğer çocuklar da onu örnek alıp en yuvarlak ve pürüzsüz taşları toplamakta gecikmediler. Bobby ve Harry Jones ve Dickie Delacroix –köy halkının deyişiyle ‘Dellacroy’- sonunda topladıkları taşları meydanın bir köşesine bir tepecik yapıp diğer oğlanların saldırılarına karşı göz kulak olmaya başladılar. Kızlar bir kenarda durmuş kendi aralarında konuşuyor, yandan bakışlarla (omuzlarının üzerinden?) oğlanları izliyorlardı. Daha da küçüklerin kimisi toz toprağın içinde yuvarlanıp duruyordu kimisi de ağabey ve ablalarının ellerine sıkıca yapışmış haldeydi.

Kısa süre sonra erkekler de, çocuklarını izleyerek, hasattan ve yağmurdan traktörlerden ve vergilerden konuşarak toplaşmaya (bir araya gelmeye?) başladılar. Köşedeki taş yığınından uzakta, kendi aralarında sessizce şakalaşıp, gülmek yerine gülümsemekle yetindiler. Kadınlar, üstlerinde solmuş evlik kıyafetleri ve kazaklarıyla, erkeklerden kısa bir süre sonra geldiler. Kocalarının yanına giderken selamlaşıp en son dedikoduları birbirlerine anlattılar. Kısa süre sonra, kocalarının yanından çocuklarına seslenmeye başladılar. Dört beş kez çağrıldıktan sonra, çocuklar isteksizce annelerinin yanına gittiler. Bobby Martin annesinin elinden kurtulup gülerek köşedeki taş yığınına doğru koştu. Babası sesini yükseltince çabucak gelip en büyük ağabeyiyle babası arasında yerini aldı.

Piyango –meydandaki dans, gençlik kulübü ve Cadılar Bayramı gibi- sosyal aktivitelere ayıracak zamanı ve enerjisi olan Bay Summers tarafından idare ediliyordu. Yuvarlak suratlı, neşeli bir adamdı; kömür işletmesinin başındaydı. İnsanlar onun için üzülüyorlardı, çocuğu yoktu ve karısı da cadalozun tekiydi. Siyah tahta kutuyla meydana geldiğinde köy halkında hafif bir uğultu başladı. Onlara el sallayıp ‘kusura bakmayın biraz geciktim,’ dedi. Postacı Bay Graves üç ayaklı bir sandalyeyle onun peşinden geliyordu. Sandalye meydanın ortasına kondu ve Bay Summers da elindeki siyah kutuyu üzerine yerleştirdi. Köy halkı sandalyeden uzak duruyordu ve Bay Summers ‘Birileri bana yardım edebilecek mi?’ dediğinde bile insanlar çekindiği belliydi. Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter öne çıkıp kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları karıştırdı.

Piyangonun orijinal zımbırtıları uzun zaman önce kaybolmuştu ve şu an sandalyenin üzerinde duran siyah kutu kasabanın en yaşlısı İhtiyar Warner’ın bile doğumundan öncesinde kullanılmaya başlanmıştı. Bay Summers sık sık yeni bir kutu yapmaktan bahis açsa da, köy halkı siyah kutunun onlara ifade ettiği kadarcık geleneği dahi bozmak istemiyorlardı. Söylentilere göre bu kutu bir önceki, köyü ilk kuranların kullandığı kutunun parçalarından yapılmıştı. Her yıl, çekilişten sonra, Bay Summers yeni bir kutu yapmak yeniden işini ortaya atar, ama her yıl konu kimse bir şey yapmadan unutulur giderdi. Siyah kutu her yıl daha da döküntü görünüyordu: artık tamamen siyah değil, bir kenarından kötü şekilde parçalanmış, alttan tahtanın kendi rengi görünmeye başlamıştı. Yer yer rengi solup lekelenmişti.

Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları eliyle güzelce karıştırdı. Geleneklerin çoğu unutulduğu veya terk edildiği için Bay Summers eskiden kullanılan küçük tahta plakalar yerine kağıt parçaları kullanılmasını sağlamayı başarmıştı. Bay Summers’a göre, köy küçücükken tahta parçaları kullanmakta bir sakınca yoktu ama artık kasabanın nüfusu yüzü aşmış ve de daha da artarken tahta kutuya daha rahat sığabilecek bir şeylere ihtiyaç vardı. Çekilişten önceki gece Bay Summers ve Bay Graves kağıtları hazırlayıp kutuya koymuş, kutuyu da Bay Summers ertesi sabah köy meydanına götürünceye kadar kömür şirketinin kasasına koyup kilitlemişlerdi. Yılın geri kalanında kutu kaldırılır, orada burada saklanırdı. Bir yıl Bay Summers’ın ahırında kalmış, bir başka yıl da postanede ayak altında geçirmişti. Bazen de Martin’in bakkal dükkanında bir rafa kaldırılırdı.

Bay Summers çekilişi başlatmadan önce yerine getirilmesi gereken epey angarya vardı. Listeler hazırlanmalıydı: ailelerin en büyükleri, hane reisleri ve her bir hanenin nüfusu. Postacının çekiliş memuru olarak Bay Summers’a usulünce yemin ettirmesi vardı. Bazıları, bir zamanlar, bir tür şarkının söylendiğini hatırlıyorlardı; her sene adetten olduğu için söylenen, ahenksiz bir tür ilahiydi bu. Bazıları çekiliş memurunun ilahiyi söylerken ayağa kalkması gerektiğine inanıyorlardı; bazılarıysa insanların arasında dolaşması gerektiğine. Ama uzun yıllar önce işin bu kısmı savsaklanıp terk edilmişti. Ayrıca, memurun, kutudan her kağıt çekene hitap ederken kullandığı özel bir selamlama da vardı; ama, zamanla bu da terk edilmişti. Şu ara, sadece memurun kağıt çekmek için sırası gelen kişiyle konuşması yeterli görülüyordu. Bay Summers bu işlerde çok iyiydi; tertemiz beyaz gömleği ve kot pantolonunu giymiş, bir elini siyah kutunun üzerine umursamaz bir ifadeyle koymuştu. Bay Graves ve Martinlere durmaksızın bir şeyler anlatırken çok önemli biri gibi görünüyordu.

Bay Summers sonunda konuşmayı bırakıp bir araya toplanmış köy halkına döndüğü sırada Bayan Hutchinson, kazağı omuzlarında, alelacele meydana doğru seğirtti ve kalabalığın arkalarında yerini aldı. Yanındaki Bayan Delacroix’a dönüp,
“Basbayağı unutmuşum hangi gün olduğunu yahu,” dedi ve ikisi de hafifçe güldüler. “Benim herif arkada odunları yığıyor sanıyordum,” diye devam etti Bayan Hutchinson,
“sonra pencereden baktım ki çocuklar gitmiş, sonra bir hatırladım ki bugün yirmi yedisi; hemen koştum geldim.”
Ellerini önlüğüne sildi. Bayan Delacroix, “Ama vaktinde geldin, hala orada çene çalıyorlar.”

Bayan Hutchinson boynunu uzatıp kalabalığın üzerinden kocasına ve çocuklarına bakmaya çalıştı ve onları ön tarafa yakın bir yerlerde gördü. Bayan Delacroix’nın omzuna dokunup veda etti ve kalabalığın arasından kendine yol açmaya çalıştı. İnsanlar kenara çekildi, bir iki kişi neredeyse herkesin duyabileceği bir sesle “Senin hanım da geldi, Hutchinson”, “Yetişti işte Bill” diye seslendiler. Bayan Hutchinson kocasına ulaştı. Onu bekleyen Bay Summers da neşeyle, “Sensiz başlayacağımızı düşünmeye başlamıştım, Tessie,” dedi. “Tabakları bulaşık bırakamazdım di’mi, Joe?” diye sırıtarak yanıt verdi. Kalabalıktan cılız kahkahalar yükseldi ve insanlar tekrar kalabalıktaki yerlerini aldılar.

“Hadi bakalım,” dedi Bay Summers ciddi bir şekilde, “artık şunu bitirelim de işimize gücümüze dönelim. Eksiğimiz var mı?”

“Dunbar,” dedi kalabalıktan birkaç kişi, “Dunbar yok.”

Bay Summers listesini kontrol etti. “Clyde Dunbar.” dedi. “Doğru, bacağı kırıktı değil mi? Onun yerine kim çekiyor?”

“Ben. Herhalde yani.” dedi bir kadın. Bay Summers dönüp kadına baktı. “Karı kocası için çekiyor,” dedi Bay Summers “Yaşı gelmiş bir oğlun yok mu, Janey?” Aslında Bay Summers da, köy ahalisi de yanıtı gayet iyi biliyordu; ama, çekiliş memurunun görevi böyle soruları resmen sormayı gerektiriyordu. Bay Summers Bayan Dunbar’ın yanıtını kibarca dinlemeye başladı.
“Horace daha on altısına basmadı,” dedi Bayan Dunbar üzüntüyle. “Herhalde bu sene benim adamın yerini benim almam gerekecek.”

Bay Summers “Tamam,” dedi. Elindeki listeye bir şeyler karaladı. Sonra “Watson mu çekecek bu yıl?” diye sordu.

Kalabalığın içinden uzun boylu bir delikanlı elini kaldırdı. “Burada,” dedi. “Annem ve kendim için çekeceğim.” Gergin bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. Kalabalıktan “Aferin delikanlı,” “Evin erkeği annesinin yerine çekecek” sesleri yükselirken başını eğdi.

“Tamam,” dedi Bay Summers, “Herhalde tamamız. İhtiyar Warner gelebildi mi?”
Kalabalıktan “Burada,” diye bir ses yükseldi ve Bay Summers onaylar şekilde başını salladı.
Bay Summers hafif bir öksürükle boğazını temizleyip listeye baktığında kalabalığa bir sessizlik çöktü. “Hazır mıyız?” diye seslendi, “Şimdi isimleri okuyacağım, öncelikle aile reislerini, herkes de gelip kutudan bir kağıt çekeceksiniz. Herkes sırasını savana kadar kağıtları açmak yok. Anlaşıldı mı?”

Bu işi o kadar çok defa görüp geçirmişlerdi ki herkes talimatları yarım kulakla dinledi. Çoğunluk sessizdi; dudaklarını ıslatıyor, birbirlerine bakmıyorlardı. Sonra Bay Summers elini kaldırdı ve “Adams,” diye seslendi. Bir adam kalabalıktan sıyrılıp öne çıktı. Bay Summers “Selam Steve,” dedi. Öteki de “Selam Joe,” diye yanıtladı. Birbirlerine gergin bir şekilde gülümsediler. Bay Adams siyah kutuya elini daldırdı ve katlanmış bir kağıt parçası çıkarttı. Bir köşesinden sıkıca tutup alelacele kalabalıktaki yerini aldı. Ailesinden biraz uzakta durmuş, elinde bakmıyordu.
“Allen,” diye seslendi Bay Summers. “Anderson… Bentham.”

“İki piyango arasında pek bir zaman yok gibi geliyor artık,” dedi Bayan Delacroix arka sıradaki Bayan Greaves’e.“Sanki öncekini daha geçen hafta yapmışız gibi.”
“Zaman gerçekten de çabuk geçiyor,” dedi Bayan Greaves.
“Clark… Delacroix”
“İşte benimki de gidiyor,” dedi Bayan Delacroix. Kocası öne çıkarken o da nefesini tutuyordu.
Bay Summers “Dunbar,” diye seslenince Bayan Dunbar kutuya doğru yöneldi. Bir kadın “Haydi Janey,” diye yüreklendirdi. Bir başkası da “İşte gidiyor,” dedi.

Bayan Greaves “Sıra bizde,” dedi. Bay Graves’in kutunun yanından dolaşıp ciddi bir ifadeyle Bay Summers’ı selamlayışını, sonra da kutudan küçük bir kağıt parçası çıkarışını izledi. Artık kalabalığın her tarafında iri ellerinde küçük kağıt parçalarını sıkı sıkıya tutup gergin bir şekilde evirip çeviren erkekler vardı. Bayan Dunbar ve iki oğlu bir arada duruyordu. Bir kağıt parçasını da Bayan Dunbar tutuyordu.
“Harburt… Hutchinson.”
Bayan Hutchinson, “Çık meydana, Bill,” dedi. Yakınındakiler gülüştüler.
“Jones.”
“Diyorlar ki,” diye söze başladı Bay Adams, yanında duran İhtiyar Warner’a dönüp, “kuzeydeki köyde piyangoyu bırakmayı düşünüyorlarmış.”

İhtiyar Warner hoşlanmadığını belirtircesine burnundan soludu. “Bir avuç ahmak,” dedi. “Gençlere baksan, hiçbir şeyi beğenmezler. Sonra bi’ bakıcan mağaralarda yaşamaya başlıycaklar, kimse çalışmıycak, öyle yaşayıp gidicekler. Eskiden bi’ deyiş vardı, ‘Piyango haziranda, mısır hasadı yolda’ diye. Sonra haşlanmış sıçankulağıyla meşe palamudu yemeye başlardık. Piyango hep vardı,” diye aksilendi. “Genç Joe Summers’ın orada milletle şakalaşması bile yeterince kötü.”

“Bazı yerlerde piyangoyu bıraktılar bile,” dedi Bay Adams.
“İşin sonu kötüye varır,” dedi İhtiyar Warner. “Bir avuç genç ahmak.”
“Martin.” Bobby Martin babasının ileri çıkışını izledi. “Overdyke… Percy.”
“Acele ediverseler.” dedi Bayan Dunbar, oğluna. “Acele ediverseler.”
“Neredeyse bitti sayılır,” dedi oğlu.
“Koşup babana haber vermeye hazırlan,” dedi Bayan Dunbar.
Bay Summers kendi ismini okudu, bir adım atıp kutudan bir kağıt çekti. Sonra “Warner,” diye seslendi.
“Piyangodaki yetmiş yedinci yılım,” dedi Warner kalabalıktan sıyrılırken. “Yetmiş yedinci defa.”
“Watson.” Uzun boylu delikanlı sarsakça öne çıktı. Biri “Rahat ol, Jack,” diye seslendi. Bay Summers da “Acelemiz yok, evlat,” dedi.
“Zanini.”

Sonra uzun, kimsenin nefesinin dahi duyulmadığı bir sessizlik oldu; ta ki Bay Summers, elindeki kağıt parçasını havaya kaldırıp “Tamamız arkadaşlar,” dedi. Bir an için kimse hareket edemedi, sonra bütün kağıtlar aynı anda açılıverdi. Bütün kadınlar aynı anda konuşmaya başladı,

“Kimmiş?,” “Kimdeymiş?,” “Dunbarlar mı?,” “Watsonlar mı?” Ardından sesler “Hutchinsonlar’da. Bill. Bill’e çıktı.” demeye başladılar.
Bayan Dunbar büyük oğluna “Koş babana haber ver,” dedi.

Kalabalık Hutchisonları görmek için çevresine bakınmaya başladı. Bill Hutchison sessizce duruyor, başını eğmiş elindeki kağıda bakıyordu. Aniden Tessie Hutchison Bayan Summers’a “Ona istediği kağıdı seçecek zamanı vermedin. Seni gördüm. Haksızlık bu!” diye bağırdı.
“Mızıkçılık yapma Tessie,” diye seslendi Bayan Delacroix. Bayan Graves “Hepimizin şansı eşitti,” diye ekledi.

“Kapa çeneni, Tessie” dedi Bill Hutchison.
“Evet arkadaşlar,” dedi Bay Summers, “bu işi epey çabuk hallettik, elimizi biraz çabuk tutarsak her şey vakitlice bitmiş olur.” Elindeki ikinci listeye göz gezdirdi. “Bill,” dedi, “bütün Hutchisonlar için sen çekeceksin. Ailenizde başka hane var mı?”
“Don ve Eva var,” diye seslendi Tessie. “Onlar da şanslarını denesinler!”
“Kızlar kocalarının ailesiyle çekilişe girerler, Tessie,” dedi Bay Summers olanca kibarlığıyla, “Sen de buradaki herkes gibi biliyorsun bunu.”
“Haksızlık bu,” dedi Tessie.
“Sanırım başka kimse yok, Joe,” dedi Bill Hutchison üzgün bir ifadeyle. “Kızım kocasının ailesiyle çekilişe katılır tabii, bu gayet adil. Çocuklardan başka da bir akrabam yok.”
“Şu halde, tüm aile için çekilişi yapacak olan sensin,” diye açıkladı Bay Summers, “sizin hane için çekilişi yapacak olan da tabii, değil mi?”
“Öyle,” diye onayladı Bill Hutchison.

“Kaç çocuğun var Bill?” diye sordu Bay Summers resmi bir şekilde.
“Bill var, Jr. ve Nancy. Bir de küçük Dave. Bir de Tessie’yle ben.”
“Tamam o zaman,” dedi Bay Summers. “Harry, kağıtları topladın mı?”
Bay Graves kafasıyla onaylayıp elindeki kağıtları kaldırdı. “Kutuya koy bakalım o zaman,” dedi Bay Summers. “Bill’inkini alıp içine at.”
“Bence baştan başlamamız gerek,” dedi Bayan Hutchison yapabildiği kadar sessiz bir şekilde. ”Haksızlık var diyorum. Yeterince zaman tanımadın. Herkesler gördü bunu.”

Bay Graves beş tane kağıt parçası seçti ve kutuya koydu ve bunlar dışındakileri yere bıraktı. Yerdeki kağıtlar esintiyle havalanıp uçuştular.

Bayan Hutchinson “Herkese diyorum, dinleyin,” diye çevresindekilere söyleniyordu.
“Hazır mısın, Bill?” diye sordu Bay Summers ve Bay Hutchinson eşiyle çocuklarına çabucak bir bakış atıp başıyla onayladı.
“Unutmayın,” dedi Bay Summers, “bir kağıt çekip diğerleri de çekmeden açmayacaksınız. Harry, sen de küçük Dave’e yardım et.” Bay Graves çocuğun elinden tuttu. Küçük çocuk hevesli bir şekilde onunla kutuya kadar gitti. “Kutudan bir tane kağıt çek, Davy,” dedi Bay Summers. Davy elini kutuya daldırıp güldü. “Sadece bir tane çek, tamam mı?” dedi Bay Summers, “Harry, küçüğünkini sen tutuver.” Bay Graves çocuğun elini tuttu ve sıkılmış yumruğundan kağıdı aldı. Küçük Dave onu meraklı gözlerle süzerken o da kağıdı tutuyordu.

“Sıradaki Nancy,” dedi Bay Summers. Nancy on iki yaşındaydı ve o eteğini salıyarak ileri çıkarken okul arkadaşları nefeslerini tutuyorlardı. Nancy zarif bir şekilde kutudan bir kağıt çekti. Bay Summers, “Bill, Jr.” dedi ve suratı kıpkırmızı, ayakları kocaman Billy bir kağıt çekerken neredeyse kutuyu devirecekti. Bay Summers “Tessie,” diye seslendi. Bayan Hutchinson bir an için duraladı, çevresine meydan okurcasına baktı ve dudaklarını büzüp kutuya yöneldi. Bir kağıdı hızla çekti ve arkasına sakladı.

“Bill,” dedi Bay Summers ve Bill Hutchinson kutuya elini daldırıp bir süre öylece kaldı, sonunda bir kağıt çekti.
Kalabalık sessizdi. Bir kız “Umarım Nancy değildir,” diye fısıldadı ama sesi kalabalığın öteki ucundan bile duyuldu.
“İşler eskisi gibi değil,” diye herkesin duyabileceği bir sesle söylendi İhtiyar Warner, “İnsanlar eskisi gibi değil.”

“Tamam,” dedi Bay Summers. “Kağıtları açın. Harry, sen de küçük Dave’inkini aç.”
Bay Graves kağıdı açtı ve kağıdın boş olduğunu gören kabalık rahat bir nefes aldı. Nancy ve Bill, Jr. kağıtlarını aynı anda açtılar ve ikisinin de yüzleri aydınlandı ve kağıtlarını kaldırıp kalabalığa göstererek gülümsediler.
Bay Summers “Tessie,” dedi. Bir anlık bir sessizlik oldu ve Bay Summers Bay Hutchison’a baktı. Bill kağıdını açıp kalabalığa gösterdi. Boştu.
“Tessie’ymiş,” dedi Bay Summers sessizce. “Onun kağıdını da göster, Bill.”
Bill Hutchison karısının yanına gidip kağıdı elinden zorla aldı. Kağıtta siyah bir iz vardi, Bay Summers’ın önceki gece kömür şirketinin ofisinde kara kalemle yaptığı izdi bu. Bill Hutchison kağıdı havaya kaldırdı ve kalabalıkta bir hareketlenme oldu.
“Peki’ millet,” dedi Bay Summers. “Şu işi çabucak bitirelim.”

Köy ahalisi işin ilk ayinimsi kurallarını unutmuşsa da, ilk siyah kutuyu kaybetmişse de hala taşları hatırlıyorlardı. Çocukların erkenden bir kenara istiflediği taşlar hazırdı. Yerde, üstlerinde az önce kutudan çıkan kağıtların uçuştuğu taşlar vardı. Bayan Delacroix iki eliyle ancak kaldırabildiği bir taş almış, Bayan Dunbar’a “Haydi,” diyordu, “Çabuk ol.”

Bayan Dunbar iki eline küçük taşlar almış, nefes nefese “Mümkün değil koşamam, Sen önden git ben sana yetişirim,” diyordu.

Çocuklar taşlarını çoktan hazırlamışlardı. Biri de küçük Davy Hutchison’ın eline birkaç çakıl tutuşturdu.

Tessie Hutchison kalabalığın merkezinde kalmıştı, ellerini çaresizce kaldırıp “Haksızlık bu,” dedi. Kafasının yan tarafına bir taş isabet etti. İhtiyar Warner, “Haydi, haydi hep beraber,” diyordu. Steve Adams kalabalığın başındaydı, hemen ardında da Bayan Graves vardı.

“Haksızlık bu, bir yanlışlık var,” diye bağırdı Bayan Hutchison ve o anda hepsi de üzerine çullandı.


Çeviri: Egemen İmre
Kaynak: http://www.zifiri.org/

20.9.07

CEMETERY GATES

Güneşin/ışığın üzerinde olabilirsen gölgeni bulutlarda göreceksin.








*

21.7.07

Haldun Taner----On İkiye Bir Var

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık: "Üçü yirmi geçiyor" deyivermişim. Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: "Peki ama nasıl bildin?" "Bilmem" dedim. "Dilimin ucuna geliverdi işte." Rahmetli halam: "Tesadüf a canım" dedi. "Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler." Öbürküler de: "Evet" dediler. "Tesadüf. Ama bu kadar olur yani." İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım: "Bire beş var. Bire beş var" diye sayıklıyordum. Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat "dan" diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok... Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi... Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna... Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. "Lamı cimi yok, tozutuyorum" dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam, rapor: "Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi" diye başlıyordu. Bana kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor. Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş. Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: "Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?" diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü... İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen "sen tozutuyorsun dostum" demiştir. Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydossss... O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden... Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra... Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki... Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim. Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. "7.11" dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime "Al kalemi" dedim. "Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür." Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? "Meret yine on dakika ileri gidiyor." diye tamire kalkışmaz mı? Kaç doktor değiştirdim. "Korkacak bir şey yok" diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. "Geçer mi?" diye sordukça, "bilinmez" diyorlar. "Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba." Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul... Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: "Zamanı unut, alakadar olma" diyor. "Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim." İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek? Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı... bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar. Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş... Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven'in 8'inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel'e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvement'ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo'yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?... Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi'ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan... Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco... Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak... İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu. Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri'den, Dede Efendi'den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe’si konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte: "Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak vurur" diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere... Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri... Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi... Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik... tak... tik... tak... İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak... tiktak... Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse... Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü: "Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?" dedi. Hem de nasıl... Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor. Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır... Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde... Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde... Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. "On ikiye bir var" diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru... Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt... Saat 11.59' ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocak'a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an'ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın "tık" diye atıvermesi ile oluyor... An an'ı kovalıyor, an'lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak. Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz... Ah şu vapur bir dursa... İyisi, geri geri gitse... Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi... Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi açıklarında... İşte Salacak'a yaklaşıyoruz... Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği... Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, "a gelmişiz" diye şaşakalmak... Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor... Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55'ten 12'ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehre dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini... Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri... hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile dolu. İşte" diyorum... Bir dakika geçti... İki dakika geçti geçti, üç dakika... dört, beş, altı... bir çeyrek... Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır: La si do laaa...Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii...Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la miii... Sonra kafama tokmak vurur gibi: "Dan, dan, dan, dan, dan, dan." Onun ilk "dan"ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak... Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk... guguk... guguk... Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak. Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha... bir çeyrek: La si do laaa...Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu. Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12'ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12'ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım. Doktor, "Ölmedin" diyor. "Ölsen bunları yazabilir misin?" Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.

27 Ekim 1953 / Moda