ne kadar oldu biliyorum sari oglan
tami tamina sekiz yil
bir soguk mart ayinda
kavanozumda ne recel ne viski
seyre dalmisken deprem gazisi sehri
duydum sessiz aglayan bir cocuk sanki
terk edilmis bir poset gibiydi sokakta
icinde yenilmis meyvelerin kabuklari
agliyor muydun o gun pencerem altinda
hayir bir aglayis degilmis ne aptaldim
derdin cok baskaydi sonradan anladim
cunku aylardan mart gunlerden kizismaydi
ve sanirim tum kadinlar sana henuz yabanciydi
bu yeni sokakta bu yeni duzende
seni oyle biraktim ellerindeki atesle
daldim yine kendi derdime kendi ellerime
ertesi gun mutfaktaydin seni sari hirsiz
tecavuze ugramaktaydi olu tavuklarimiz
elimde kalin bir sopa
gozlerinde yalin bir korku
birisine benzettim seni hala cikaramam
bir insan gibi mi korkardi bir kedi
garip bir pismanlikti o an icimdeki
ama sen bunu da anlamistin emindim
simdi dizlerimin arasindaydin
bir cocuk gibi
sanirim artik bir kedim vardi
nasil bir seydi olmak bir seyin sahibi
sanirim hic sahibin olamadik senin
aslinda her kizistiginda giderdin yanimizdan
o lanetli ic guduydu seni evden ayiran
bir kac sidikli nankor ugruna
mahallenin capkini sari bir firtina
korkmaz atlardin arabalarin onune
katardin helal olsun gununu gunune
her aksam evde ayni muhabbet
bugun fistik geldi mi anne
bir seyler yemedi mi yine
neden hep zayıflamis olurdun
hasta olurdun
bir koca yil guzelce yerdin
sonra gider karilari doyururdun
ve bir kirik bacakla karsima ciktin o gun
ben beyni calisan degistirebilen insanoglu
hic bir sey yapmadim senin icin
yok oldun ortadan bir pazartesiydi
ve bugun tam bir hafta gecti
senin icin oldu diyorlar
icimdeki denizler hala inanmiyorlar
seni yine penceremin altinda bekliyorum
arkama sakladigim tum olu tavuklarla
ve ugruna canindan oldugun sidikli karilarla
ziyafet seni bekliyor fistik
cik gel yasanabilir bir hayatla
12.3.07
11.3.07
ma-tu-ba-ion
bir elmaydim
isirdim kadini
sert ve sulu
operken ama acemiydim
bu yuzden galiba hep yakalandim
kadin sapimdan tuttu sonra
yuzune goturdu beni
gozune goturdu sonra
gozlerinin alti torba torba
elma dolu su doluydu
guldu sonra izin verdi
al dedi beni op doya doya
ben de kadina bir hayat verdim
salak ben işte nasil da acemiydim
cunku onlar yalniz elmanin kuludur
benim hayatima gulduler gectiler
hepsi oyleydiler kisacasi
her gece elmalarimi yediler kadinlar
bense her gece baska bir elma oldum kadinlar
siz de bunun farkindaydiniz
kaslarinizi catmayiniz
oyle surat yapmayiniz
bir gun suluysam ikinci gun serttim
bir gun sertsem ertesi gun susuz
sonunda tanri dayanamadi ya bu olanlara
bizi yatagindan kovdu ya hani
tutarak sapimizdan,
sikarak torbalarimizdan
o buyuk elmanin icine firlatti
simdi siz kadinlar elmasiz kaldiniz
bense aldanmasiz ama dudaklarinizsiz
ve kocaman bir elmanin icinde
yasamak denirse tum bu olan bitene
sert ve sulu elmalara hasret
elimiz cebimizde yasar olduk
ve kendi burusuk torbalarimizdan
sebepli sebepsiz tasar olduk
isirdim kadini
sert ve sulu
operken ama acemiydim
bu yuzden galiba hep yakalandim
kadin sapimdan tuttu sonra
yuzune goturdu beni
gozune goturdu sonra
gozlerinin alti torba torba
elma dolu su doluydu
guldu sonra izin verdi
al dedi beni op doya doya
ben de kadina bir hayat verdim
salak ben işte nasil da acemiydim
cunku onlar yalniz elmanin kuludur
benim hayatima gulduler gectiler
hepsi oyleydiler kisacasi
her gece elmalarimi yediler kadinlar
bense her gece baska bir elma oldum kadinlar
siz de bunun farkindaydiniz
kaslarinizi catmayiniz
oyle surat yapmayiniz
bir gun suluysam ikinci gun serttim
bir gun sertsem ertesi gun susuz
sonunda tanri dayanamadi ya bu olanlara
bizi yatagindan kovdu ya hani
tutarak sapimizdan,
sikarak torbalarimizdan
o buyuk elmanin icine firlatti
simdi siz kadinlar elmasiz kaldiniz
bense aldanmasiz ama dudaklarinizsiz
ve kocaman bir elmanin icinde
yasamak denirse tum bu olan bitene
sert ve sulu elmalara hasret
elimiz cebimizde yasar olduk
ve kendi burusuk torbalarimizdan
sebepli sebepsiz tasar olduk
6.3.07
koltuk altimda noktalar
Neden gozlerinde gordugum degilsin ki, yanlis bir filme mi geldim. Kapidan beni defalarca ceviren sen degil miydin, neden buna cevabin hayir ben degildim oluyor hep. Oysa ben o kadar cesur degilim, kalamam beni istemeyenlerle eminim buna; ama her geri donusumde bir baska ruh cifti karsimda, bir baska zehirli/sihirli nefes, bir baska silahli kelime cetesi, kara peceli cumleler, immortal cells, umursamaz gulumsemeler, umursayan telefon konusmalari, bir baska death scene... "Yeter artik!" Demem bunu, korkma; ama bu benim kaderim de demedim asla. Istersem yirtarim; ama bunun ne anlamini, ne de nedenini tarif edebilirim. Sadece "inanmak" var. Hayallerimde var o da, sadece bu. Umarim kendini ya da beni fazlaca onemseyip, bu guzel, renkli manzarayi bozmazsin.
3.3.07
canavarin kisik gozleriyle gordugudur
kucuk yesil gozlerini iyice kisarak bakar;
demirden bir at heykelidir bu
uzerinde binicisi yokken demirden bir at bir yokus gorse iner rahat rahat
ama cikmasi zor hele ki kosa kosa
savurmu$ besbelli onu -adamini- üzerinden
üc büyük tas parcasi gokyuzunden dusmus adamla beraber
ikisi parlak -atese dusen- biri -denize dusuyor- islak
deniz de sadece karadayken denizi seviyor
bu yuzden icine giremez sevdiklerinin
uzaktan bir demir gorunuyor
sanki denizin uzerinde
deniz bir at heykeliydi hani
binicisi bir demir gemiymis demek
sevdikleriyse denizin icine giriyor tek tek
acimadan denizin etlerine
iki parlak tas islaniyorlar
ve yanaklarinda denizin
sicak ve tuzlu saraplar
dunya daha hizla ÇÖLLEŞİYOR
demirden bir at heykelidir bu
uzerinde binicisi yokken demirden bir at bir yokus gorse iner rahat rahat
ama cikmasi zor hele ki kosa kosa
savurmu$ besbelli onu -adamini- üzerinden
üc büyük tas parcasi gokyuzunden dusmus adamla beraber
ikisi parlak -atese dusen- biri -denize dusuyor- islak
deniz de sadece karadayken denizi seviyor
bu yuzden icine giremez sevdiklerinin
uzaktan bir demir gorunuyor
sanki denizin uzerinde
deniz bir at heykeliydi hani
binicisi bir demir gemiymis demek
sevdikleriyse denizin icine giriyor tek tek
acimadan denizin etlerine
iki parlak tas islaniyorlar
ve yanaklarinda denizin
sicak ve tuzlu saraplar
dunya daha hizla ÇÖLLEŞİYOR
farksizlik egrileri
ha yasadiklarimin hatirasina dalmisim, ha yasayacaklarimin hayaline...
ask, iki kisilik cift kisilikli bir aksam yemegidir.
her barismamizda boyle kocaman bir balik öpücügü bekliyorsa beni n'olur hep kavga edelim sonra da hep barisalim biz!
kacislara hapsoldum, tutuklulugundan kurtulayim derken
ask, iki kisilik cift kisilikli bir aksam yemegidir.
her barismamizda boyle kocaman bir balik öpücügü bekliyorsa beni n'olur hep kavga edelim sonra da hep barisalim biz!
kacislara hapsoldum, tutuklulugundan kurtulayim derken
2.3.07
Kandir Beni
sirtimi ka$ırken tırnagima takilan bir sivilcenin
icini dolduran o ad veremedigim sivi kadar
yer kaplamiyorsun kirmizi kalbimde
sahi bir gun duracak olan kalp
bu kalp mi
inanasim yok
GÜLESİM var
nasil da umursamiyorum seni gordun mu
hemen ÖLÜME kayıyor aklim
GÜLMEYE sonra da
oysa İÇİMİ öyle bir doldurmalıydı ki ruhun
gittiginde kıvrılmamaliydi agzim
GÜLMEYE dogru
ve kandirabilmeliydim kendimi
Ölsem de var diye fazladan bir ruhum
icini dolduran o ad veremedigim sivi kadar
yer kaplamiyorsun kirmizi kalbimde
sahi bir gun duracak olan kalp
bu kalp mi
inanasim yok
GÜLESİM var
nasil da umursamiyorum seni gordun mu
hemen ÖLÜME kayıyor aklim
GÜLMEYE sonra da
oysa İÇİMİ öyle bir doldurmalıydı ki ruhun
gittiginde kıvrılmamaliydi agzim
GÜLMEYE dogru
ve kandirabilmeliydim kendimi
Ölsem de var diye fazladan bir ruhum
25.2.07
AYNAYA BAKARKEN
gomlegimdeki sararmis BEYAZLIK
yuzumde inatla yesillenen sert SAKALLARIM
ve bir mart ayi bir sokak kedisinin tuylerini andiran SAÇLARIM
herseye ragmen
soylu bir ruhun goruntulerisiniz
hadi yine iyisiniz
yuzumde inatla yesillenen sert SAKALLARIM
ve bir mart ayi bir sokak kedisinin tuylerini andiran SAÇLARIM
herseye ragmen
soylu bir ruhun goruntulerisiniz
hadi yine iyisiniz
18.2.07
Ben ve evim olsun hayallerim
Tavana yakın pencereler yapalım üstad, boyumu aşsın yükseklikleri. Beni kimse görmesin öyle haberim olmadan, ben de istemediğimde birilerini görmeyeyim. Evin bacasını çok çok uzun yapmalısın. Neden dersen; dumanım şehre karışsın istemiyorum üstad, mümkünse atmosferin de dışına bırakalım külleri, hem belki bir kaç uzaylı leylek yuva yapar ilkokul çocuklarının resim defterlerine.
Kocaman bir yatağım var benim, işte bu yüzden yatak odası en azından o yatak kadar büyük olmalı. Kapıyı açınca hemen yatak başlasın mesela. Üzerimi çıkarmaya kalmasın yerim, sevmem değişmeyi elbiseleri. Mutfak mı dedin üstad? Mutfağı geçelim, çünkü o başka birini seviyor. O yoksa mutfak da yok, yemek de yok, kirli bulaşıklar da yok, mutfak olmasa da olur be üstad, geçelim mutfağı. Sonra bir salon olmalı, duvarlarını kitaplarla kaplamalıyım, sadece kitaplarla mı? İrili ufaklı dostlarım da kaplamalı salonun boşluklarını. Ellerinde sigaraları kahveleriyle sohbetler etmeliler, çekirdekler çitlenmeli, dedikodular yapılmalı, iskambil kağıtları, tavlalar, satranç tahtaları adım atacak yer bırakmamalı. Kalabalığı seviyorum üstad, insan yaşadığına fazlaca inanıyor, kötü şeyleri unutuyor. İnsan kalabalıklar da zor ölüyor olmalı, bu yüzden severim kalabalıkları. İşte tam şu çöplüğe bakan kısımda bir de balkon olmalı üstad, ama mümkünse bu balkon o pencerelerden de yüksekte olmalı. Bir gün kalabalıktan sıkılırsam alırım kahvemi çıkarım diye düşünüyorum, çöplüğe bakarım, sevişmekten, tepinmekten bok içinde kalmış kediler görürüm. Önce tükürüklerim, sonra gözyaşlarım intihar eder üstad, daha sonrası ise bir benoluşun ilanıdır. Evet üstad tüm bu ev, bu kalabalıklar, bu gözyaşları, bu başkalarına aşık kadınlar sevme alışkanlığım, hep o benoluşlara giden kıvrımlı yollardır.
Sonra küçük bir çöp tenekesine sığacak bir atlayış yapmalıyım üstad, bir cambaz gibi...
Üzerimde kediler sevişmeli, kirletmeliler tüylerini ve en çok da beyaz kediler kirlenir üstad, bir sokak kedisi asla ama asla beyaz olmamalıdır.
Kocaman bir yatağım var benim, işte bu yüzden yatak odası en azından o yatak kadar büyük olmalı. Kapıyı açınca hemen yatak başlasın mesela. Üzerimi çıkarmaya kalmasın yerim, sevmem değişmeyi elbiseleri. Mutfak mı dedin üstad? Mutfağı geçelim, çünkü o başka birini seviyor. O yoksa mutfak da yok, yemek de yok, kirli bulaşıklar da yok, mutfak olmasa da olur be üstad, geçelim mutfağı. Sonra bir salon olmalı, duvarlarını kitaplarla kaplamalıyım, sadece kitaplarla mı? İrili ufaklı dostlarım da kaplamalı salonun boşluklarını. Ellerinde sigaraları kahveleriyle sohbetler etmeliler, çekirdekler çitlenmeli, dedikodular yapılmalı, iskambil kağıtları, tavlalar, satranç tahtaları adım atacak yer bırakmamalı. Kalabalığı seviyorum üstad, insan yaşadığına fazlaca inanıyor, kötü şeyleri unutuyor. İnsan kalabalıklar da zor ölüyor olmalı, bu yüzden severim kalabalıkları. İşte tam şu çöplüğe bakan kısımda bir de balkon olmalı üstad, ama mümkünse bu balkon o pencerelerden de yüksekte olmalı. Bir gün kalabalıktan sıkılırsam alırım kahvemi çıkarım diye düşünüyorum, çöplüğe bakarım, sevişmekten, tepinmekten bok içinde kalmış kediler görürüm. Önce tükürüklerim, sonra gözyaşlarım intihar eder üstad, daha sonrası ise bir benoluşun ilanıdır. Evet üstad tüm bu ev, bu kalabalıklar, bu gözyaşları, bu başkalarına aşık kadınlar sevme alışkanlığım, hep o benoluşlara giden kıvrımlı yollardır.
Sonra küçük bir çöp tenekesine sığacak bir atlayış yapmalıyım üstad, bir cambaz gibi...
Üzerimde kediler sevişmeli, kirletmeliler tüylerini ve en çok da beyaz kediler kirlenir üstad, bir sokak kedisi asla ama asla beyaz olmamalıdır.
16.2.07
arızalı masal
Kulenin kapısını açtığımda karşıma çıkan vadinin yeşili, bir düş sevgilisinin kocaman gözleri gibi alımlıydı ama belliydi ki bu kaderle hiç bir yeşile kavuşmak mümkün değildi.
Ellerimi ve ağzımı sonsuza kadar açtım ve bağırdım yırtınırcasına; küsmek istiyorum diye bağırdım; alınmak istiyorum, hayır demek istiyorum, sevmeyebilmek istiyorum. Uzak kalabilmek, nefret edebilmek, temkinli olabilmek, her gördüğüm ışığa atlayan bir sazan gibi olmamak istiyorum diye bağırdım, bağırdım, bağırdım.
Bu yüksekçe kuleden bağırışlarımı takip etmek pek zor olmuyordu, herkese duyurabilmiş miydim yine de emin değildim. Özellikle o yeşil gözlü küçük canavar duymalıydı, ama bu düşüncelerle cebelleşirken ben, işte o yine gelmişti uzun bacaklı zindanımın dibine, alıştığı gibi saçlarımı boşluğa bıraktım bana gelmesi için ve tam o tırmanırken makasla kestim kafamı ense kökümden...
Ellerimi ve ağzımı sonsuza kadar açtım ve bağırdım yırtınırcasına; küsmek istiyorum diye bağırdım; alınmak istiyorum, hayır demek istiyorum, sevmeyebilmek istiyorum. Uzak kalabilmek, nefret edebilmek, temkinli olabilmek, her gördüğüm ışığa atlayan bir sazan gibi olmamak istiyorum diye bağırdım, bağırdım, bağırdım.
Bu yüksekçe kuleden bağırışlarımı takip etmek pek zor olmuyordu, herkese duyurabilmiş miydim yine de emin değildim. Özellikle o yeşil gözlü küçük canavar duymalıydı, ama bu düşüncelerle cebelleşirken ben, işte o yine gelmişti uzun bacaklı zindanımın dibine, alıştığı gibi saçlarımı boşluğa bıraktım bana gelmesi için ve tam o tırmanırken makasla kestim kafamı ense kökümden...
13.2.07
11.2.07
gönlümdeki köşk olmasa
insan önce kendini sever, hemen sonra böcekleri sevmelidir ve eşeklerin bile bir ruhu olduğunu unutmamalıdır.
ona sanat yapabileceği bir şey aldım; bir çakı, onunla tahtaları oyabilir, hatta çok istediği müzik aletlerini kendisi yapabilirdi.
çakıyı kullanmak zor, kardeşime nazlıya güzel bir kuş yapacağım ilk olarak, kim bilir belki severim ben de bu işi.
anne bak, abim yapmış benim için, güvercinmiş bu, bir kuş. tahtadan ama, abim ağaçlarında ruhu vardır diyor. bakalım bekliyoruz.
nazlı evin çatısına dayalı unuttuğum merdivenin üstünde beyaz bir güvercin görüyor, kendi tahta kuşunu bu güvercine gösterecek, al bak bu da senin cansız halin diyecek belki.
düşünce neler hisseder bir beden, ölünce felan nolur tam olarak.
ona sanat yapabileceği bir şey aldım; bir çakı, onunla tahtaları oyabilir, hatta çok istediği müzik aletlerini kendisi yapabilirdi.
çakıyı kullanmak zor, kardeşime nazlıya güzel bir kuş yapacağım ilk olarak, kim bilir belki severim ben de bu işi.
anne bak, abim yapmış benim için, güvercinmiş bu, bir kuş. tahtadan ama, abim ağaçlarında ruhu vardır diyor. bakalım bekliyoruz.
nazlı evin çatısına dayalı unuttuğum merdivenin üstünde beyaz bir güvercin görüyor, kendi tahta kuşunu bu güvercine gösterecek, al bak bu da senin cansız halin diyecek belki.
düşünce neler hisseder bir beden, ölünce felan nolur tam olarak.
2.2.07
aşkın elleri gayet küçüktür
Masmavi görünmesine rağmen aslında bir rengi olmadığına emin olduğum bir gökyüzü üzerimde, oramda buramda çokçası sigara içmekte olan bir insan kalabalığı, karşımda deniz kıyısına kurulmuş ulu camiler ve onların efsunlu minareleri, solumda bir tablo gibi şehrin duvarına asılmış topkapı sarayı ve dahası bir kolye gibi istanbulun boynuna asılmış köprüler ve o köprülerin ağırlığına hiç aldırmadan sanat yaşamına devam eden eşsiz boğaz manzarası... Tam yanımda ise bir kaç saattir beraberce yürüdüğümüz iki arkadaşım vardı. Ağladığımı nasıl olduysa benden önce onlar fark etmişlerdi. Ne oldu, neyin var, diye sormaya başladıklarında durumumu yeni yeni anlıyordum. Engellemeye çalıştım, ama bir anda kesilmiyormuş o yağmurlar. Cebimden bir kağıt mendil çıkarıp, iyice kurulandım. Tamam bir şey yok devam edelim yürümeye dedim, sakince... O gün, beni ağlatan şey her neydiyse inan bilmiyorum, ama en son o gün ağladım. Dur bir daha düşüneyim, evet evet, en son o gündü.
Anladım, dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Anladım, ama bu iyi değil dedi. Ellerini omuzlarımdan çekti, oysa ben hep orada durmasını isterdim. Ne yani çokça ağlasam daha mı iyi dedim. Yoo, ağlamak daha iyi demek istemiyorum ama, bu en son ağladım dediğin gün çok önceleriydi, değil mi? Evet, beş altı sene olmuştu. Daha şaşkın bir ifade takındı, altı yıl gerçekten fazla gelmişti galiba. Ben neredeyse her gün ağlarım biliyor musun, dedi. Her gün ağlayışının bir nedeni vardı elbette ve işte anlatıyordu büyük bir heyecanla. Anlatırken, cümlelerinin ne kadar basit ve kısa cümleler olduğunu farkediyordunuz hemen. Onun sadece kelimelerini değil, yüzünü dudaklarını, ellerini hatta ağzından çıkan güzelim su damlacıklarını (tükürük) de takip ediyordum. Mutluluk gibi bir şeyler hissettiğimi farkettim o an. Bu, bana hep böyle birdenbire olurdu zaten. Sonra sebebini arar dururdum. O ankinin sebebi neydi peki? Yeni birini tanımak, onun hayatında olduğunu düşünmenin kulağa gayet güzel gelmesi mi? Artık başkası değil o benim için diyebilmek belki de sadece. Peki, bu mutlu eder miydi hep?
Hikayesini anlatmayı bitirmişti, bilmiyorum dağılmıştım ben, belki de yarım bırakmıştı. Bir kaç adım ilerimde adeta dans ederek yürüyordu. Ona yetişmek için çabalamadım. O an Haliç'e doğru bakmak istedim büyük bir istekle. Galata Köprüsü'nün parmaklıklarından sallandırdım el işi çantamı bir o yana bir bu yana ve güneşin vedasını izlemeye daldım. Göz kapaklarımdan içeri bir hain gibi sokulan o sinek olmasaydı, izlemeye daha da devam edecektim. Ama şimdi bu davetsiz misafirle uğraşmalıydım. Ovuşturdukça, gözlerim daha çok yanıyor ve acıyordu; ama hala içindeki cesedi çıkaramamıştım. O an, aşkın o küçücük ellerini omuzlarımda hissettim. Kafamı çevirdim, tek gözümle ona baktım. Beni bu halde gördüğüne şaşırmıştı. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun, neye üzüldün ki şimdi, diye art arda yağdırmaya başladı soruları. Hayır ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı sadece dedim, ama beni dinlemedi bile. O, bana işte tam bu sıralarda aşık oluyordu. Bunu küçük kırmızı bir deniz gibi durmadan dalgalanan dudaklarından anlayabilirdiniz. Dudaklarıyla, gözlerime dokunduğunda, tüm o acının yerini bir ferahlık almıştı. Gözlerinin, ıslak hali de çok hoşuma gitmişti. İşte ben, bir sineğin cansız bedeninde belki de yeni bir hayat bulduğum o gün, ona aşık olmuştum. Ve bu en son aşık olduğum gündü...
Anladım, dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Anladım, ama bu iyi değil dedi. Ellerini omuzlarımdan çekti, oysa ben hep orada durmasını isterdim. Ne yani çokça ağlasam daha mı iyi dedim. Yoo, ağlamak daha iyi demek istemiyorum ama, bu en son ağladım dediğin gün çok önceleriydi, değil mi? Evet, beş altı sene olmuştu. Daha şaşkın bir ifade takındı, altı yıl gerçekten fazla gelmişti galiba. Ben neredeyse her gün ağlarım biliyor musun, dedi. Her gün ağlayışının bir nedeni vardı elbette ve işte anlatıyordu büyük bir heyecanla. Anlatırken, cümlelerinin ne kadar basit ve kısa cümleler olduğunu farkediyordunuz hemen. Onun sadece kelimelerini değil, yüzünü dudaklarını, ellerini hatta ağzından çıkan güzelim su damlacıklarını (tükürük) de takip ediyordum. Mutluluk gibi bir şeyler hissettiğimi farkettim o an. Bu, bana hep böyle birdenbire olurdu zaten. Sonra sebebini arar dururdum. O ankinin sebebi neydi peki? Yeni birini tanımak, onun hayatında olduğunu düşünmenin kulağa gayet güzel gelmesi mi? Artık başkası değil o benim için diyebilmek belki de sadece. Peki, bu mutlu eder miydi hep?
Hikayesini anlatmayı bitirmişti, bilmiyorum dağılmıştım ben, belki de yarım bırakmıştı. Bir kaç adım ilerimde adeta dans ederek yürüyordu. Ona yetişmek için çabalamadım. O an Haliç'e doğru bakmak istedim büyük bir istekle. Galata Köprüsü'nün parmaklıklarından sallandırdım el işi çantamı bir o yana bir bu yana ve güneşin vedasını izlemeye daldım. Göz kapaklarımdan içeri bir hain gibi sokulan o sinek olmasaydı, izlemeye daha da devam edecektim. Ama şimdi bu davetsiz misafirle uğraşmalıydım. Ovuşturdukça, gözlerim daha çok yanıyor ve acıyordu; ama hala içindeki cesedi çıkaramamıştım. O an, aşkın o küçücük ellerini omuzlarımda hissettim. Kafamı çevirdim, tek gözümle ona baktım. Beni bu halde gördüğüne şaşırmıştı. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun, neye üzüldün ki şimdi, diye art arda yağdırmaya başladı soruları. Hayır ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı sadece dedim, ama beni dinlemedi bile. O, bana işte tam bu sıralarda aşık oluyordu. Bunu küçük kırmızı bir deniz gibi durmadan dalgalanan dudaklarından anlayabilirdiniz. Dudaklarıyla, gözlerime dokunduğunda, tüm o acının yerini bir ferahlık almıştı. Gözlerinin, ıslak hali de çok hoşuma gitmişti. İşte ben, bir sineğin cansız bedeninde belki de yeni bir hayat bulduğum o gün, ona aşık olmuştum. Ve bu en son aşık olduğum gündü...
24.1.07
23.1.07
bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden
Çok küçük yaşlardan beri sık sık hastanelere taşıdım bu işe yaramaz bedenimi. 6 yaşımdayken zatüreye dönmesine ramak kalan bronşit neredeyse bizi çok erken emekliye ayıracaktı; ama fleming sağolsun, onun bulduğu penisilinle iyileşebilmiş defolu da olsa hayata devam edebilmiştim. Hastalık tarihim boyunca çok farklı hemşireler ya da kimi zaman iğneci ablalar, teyzeler gördüm, onlar da benim kaba tabirle amiyane yerlerimi gördüler. (ya da tam tersi neyse) İlginç olan bir durum vardı; iğne aynı iğne, ilaç aynı ilaçtı; ama kişiden kişiye değişen bir şey vardı ki, o da benim popomun çektiği acının şiddeti. İşte bu vesileyle Adile Teyze'ye değinmek gerekiyor, değinelim o zaman. Adile Teyze tesadüfe bakın ki gerçekten de mükemmel bir "adilenaşitinsanı" idi. Onun yanına iğne yemeye gittiğimde hiç bir acı hissetmeyeceğimi bilirdim. Anneme, Adile Teyze nasıl oluyor da acıtmadan yapıyor bu işi, diye sorduğumda; annem hayatımın sonraki kısımlarında çeşitli vesilelerle defalarca duyacağım bir şey söylemişti: ADİLE'NİN ELİ HAFİFTİR OĞLUM. Evet gerçekten de durum böyle bir durum olmalıydı. Adile'nin eli hafifti ya da sihirli. Adile Teyzeyi sırf bu yüzden çok sevmiştim ve hala unutmam. Abartmıyorum hasta olsam da iğne yemeye adile teyzeye gitsem diye düşündüğümü de bilirim o zamanlar. Çocuk işte, mal olabiliyor.
Bilen biri gelsin beni sevsin demiştim yıllar önce, bu bir basın bildirisii gibiydi benim için. Bu, şu demek oluyordu: Ben kendimi yeterince savunmasız hissediyorum ve bağışıklık sistemimi çok zorda kalmadıkça size karşı kullanmayacağım, gelin de beni bir güzel hasta edin, yatak döşek, salya sümük. Aşk tedavisi mümkün bir hastalık mıdır, bunu çözmek romantiklerin işi. Benim derdim şuydu: Ben sevmeyi bilmediğime emindim, ve karşıma öyle biri çıksın istiyordum ki; hem bana sevmeyi öğretsin hem de beni işini bilerek sevsin. Soğuk bir İstanbul mekanında, buz gibi esen rüzgara, tipiye, kara aldırmadan bir uzun yürüyüşe çıkmaya karar veriyordum. İstanbul'dan Ankara mekanına kadar bir yürüyüş. Hasta olmak kaçınılmaz değil mi? Ölüm de hiç zor bir ihtimal değil, ama hasta olma amacıyla yoldasınız ve ölüm durumuna düşerseniz kendinizi garantiye alacak çareler de kurarsınız kafanızda. Belki bir kaç penisilin...
Bir sevgilinin ağırlığı yaklaşık olarak 45-50 kilogram arasıdır Adile Teyze.
Sevgili hayatı çizen kişiye denir Adile Teyze.
Bir sevgilinin çizdiği yer bazen bir dünyanın yüzölçümü kadardır.
ve bazen sevgililerin eli çok ağır olabiliyor Adile Teyze.
Senin elin hafifti seni unutmadık, peki bu sevgiliye ne yapmalı, unutmalı mı onu?
Haklısın Adile Teyze, şimdiden tüm sevgilileri uyarmalı.
onlara demeli ki;
Bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden.
Bilen biri gelsin beni sevsin demiştim yıllar önce, bu bir basın bildirisii gibiydi benim için. Bu, şu demek oluyordu: Ben kendimi yeterince savunmasız hissediyorum ve bağışıklık sistemimi çok zorda kalmadıkça size karşı kullanmayacağım, gelin de beni bir güzel hasta edin, yatak döşek, salya sümük. Aşk tedavisi mümkün bir hastalık mıdır, bunu çözmek romantiklerin işi. Benim derdim şuydu: Ben sevmeyi bilmediğime emindim, ve karşıma öyle biri çıksın istiyordum ki; hem bana sevmeyi öğretsin hem de beni işini bilerek sevsin. Soğuk bir İstanbul mekanında, buz gibi esen rüzgara, tipiye, kara aldırmadan bir uzun yürüyüşe çıkmaya karar veriyordum. İstanbul'dan Ankara mekanına kadar bir yürüyüş. Hasta olmak kaçınılmaz değil mi? Ölüm de hiç zor bir ihtimal değil, ama hasta olma amacıyla yoldasınız ve ölüm durumuna düşerseniz kendinizi garantiye alacak çareler de kurarsınız kafanızda. Belki bir kaç penisilin...
Bir sevgilinin ağırlığı yaklaşık olarak 45-50 kilogram arasıdır Adile Teyze.
Sevgili hayatı çizen kişiye denir Adile Teyze.
Bir sevgilinin çizdiği yer bazen bir dünyanın yüzölçümü kadardır.
ve bazen sevgililerin eli çok ağır olabiliyor Adile Teyze.
Senin elin hafifti seni unutmadık, peki bu sevgiliye ne yapmalı, unutmalı mı onu?
Haklısın Adile Teyze, şimdiden tüm sevgilileri uyarmalı.
onlara demeli ki;
Bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden.
16.1.07
sui generis
yırtık kadife bir pantolon, üç tekerli bisikletten iki tekerliye geçemeyiş, kanın hayatta ne kadar önemli olacağını anlama ve kan kokusu ve kan akışının ferahlatıcılığı ve nihayetinde kan tutan bir adam oluveriş, istediği an istediği yerini kanatabilme özelliği, dizlerin yüze dayandığı anların giderek arttığı bir ergenlik dönemi, çalışan ebeveynler; özellikle çalışan anne, zayıf yaratılmış bir akciğer, sürekli bir göğüs ağrısı, hastalık yaratabilmede üstün beceri, kadınları anlamak için hiç uğraşmamanın yarattığı hafif yenilgiler ve bir adet ağır yenilgi, kadınların sürekli galip geldiklerini farketme, kadınları anlamak için uğraşmanın gereksizliğini kavrayış, en azından yeni yenilgilere hazırlıklı olmanın verdiği su serpicilik, zayıf saç kökleri, stresli uzun süren üniversite yılları, sol, insancılık, eldekini kurtarmak için yapacak bir şey kalmadığında mutlaka bir yeninin ortaya çıkışı ve bunun verdiği rahatlık, sürekli bir iç hesaplaşma, sürekli bir iç konuşma, sürekli bir iç arayış, ve bu yüzden hep daha çok ağrı, hep daha çok acı, kolayca güvenebilme, ama denize güvenemeyiş, yüzmeyi beceremeyiş, denize sadece bakabilme ama içine girememe, ayaklarını yerden kesememe, hemen sendeleme, panikleme, panikleme, fazlaca panikleme, evham, hastalık hastalığı, ölüm korkusu, ölmek korkusu, sıkça ölüm anının hayali, böyle yaşanamayacığının bilinmesine rağmen ısrarla ölüm anını hayal ediş, kalbin duruş anı, bir kurşunun deriyi deliş anı, bir dişin karın boşluğuna geçirilişi, bir çok kadınla iyi anlaşabilme, ama yine de sürekli bir ilişki koparma bitirme iç güdüsü, karşı cinse iyi olduğunu değil daha çok işe yaramaz olduğunu anlatma eğilimi, fazlaca dürüstlük, bu yüzden sık yaşanan hüsran. fazlaca göğüs ağrısı, siyah bir yüzük, keçi bir sakal, işte hepsi bu kadar.
12.1.07
Ssıkkkkıntıııı
Bende insanların sinirine dokunan bir gariplik var. (alnıma yazılı)
Oğuz ATAY
Tehlikeli Oyunlar
Yatağımdayım, odamdayım, evimdeyim, sokak kapısını açmayacağıma eminsiniz, evden dışarı adımımı atmayacağıma, odadan çıkıp su almaya bile gitmeyeceğime, bu yataktan çıkmayacağıma, kapıyı... Tamam sus. Ama orada bir tümsek oluşturdum sanki, ya da iç bükey bir şey, bir ayna. Ne diyorsun yine sen, iç bükey ne demek? Odadan başlıyor, yine odaya dönüyor, onu diyorum. Kısırdöndü diyorlar ona. (:)) Gülüyorsun yine. Kısır yemeyeli ne uzun zaman oldu değil mi? Evet. En son Döngü Yenge yapmıştı. Döngü değil kör olasıca Döndü. Gülme... Dolmuşun dikiz aynasına asılı geldim bugün, öyle sıkış tıkıştı ki... Yine anlatacak bir şey bulamıyor ve minibüs hikayelerine başlıyorsun: Tüm teyzeler bisssmillahi... diyerek biniyorlarmış minibüse de, yaşlılara yer vermemek için uyur taklidi yapıyormuşsun da, bir keresinde şoföre senden çok daha yakın olmasına rağmen kızın biri taa arkada duran sana "şunu şoföre uzatır mısınız beyefendiciğim" demiş de (bunun bir asılma vakası olduğuna inanman çok saçma geliyor bana hala), sonra yine bir keresinde adamın biri aynaya asılı... Bunu daha şimdicek anlattım, adamın biri dediğin de benim. Tüm gün evdeydin oysa, ayna, minibüs... Tam 20 gün ve 4 yıldır yatağın içindeydi, ve bağdaş kurmuş oturuyordu kirli ve ter kokan döşeğinin üzerinde. Acaba kokuyor muydum, ondan mı kaçıyorlardı benden? Koltuk altlarım ağrıyordu benim çocukluktan beri, ondan çekinirdim hep traş etmeye, halbuki bir parföm kullansan bunların hiç biri olmayacaktı. Yok artık, sırf bu yüzden mi bu haldeyiz? Saçmalıyorsun. En son dışarı çıktığımda hava pek terlemeye müsait değildi. Hava terler mi hiç. Terletmeye değildi. Sen hep terlersin, bırak havaya suya bok atmayı. Parföm kullansaydım demek... Saçmalama. Kapı felan çalmayacak ve sen bunu bilmene rağmen gözünü kulağını hep kapıda tutuyorsun. Döngü yenge olsa açardı kapıyı, döndü lanet... Sonra kapı gene kapanır, sonra gene açılır; kapıyı açar mısınız şoför bey inecek var. Işıkları geçeyim müsait bir yerde açarım. Kapı açılıyor, 90 derecelik bir açıyla açılıyor. Kapanırken açıyla değil de gıcırtıyla kapanıyor, 360 derecelik gıcırtılar. 360 derece, kısır döngü gibi bir şey oluyor. Döndü Yenge'nin hiç çocuğu olmadı, kısır değildi gerçi ama sonuç aynıydı. 40 gün mü oldu dışarı çıkmayalı, ne önemi var günün sonuç aynı işte, dışarı çıkılmıyor. Sen dışarı çıkmayınca kimsenin dışarı çıktığı felan da olmuyor. Sırf ben dışarı çıkmıyorum diye herkes eve hapsoluyor ama bu haksızlık. Peki ya o dolmuşlar, saçmalıyorsun yine. Kimse dışarı çıkmasaydı minibüsler dolmuşlar neden sabah akşam mekik dokusunlardı. Sonra bana asılan o kız kesinlikle dışarıdaydı. Eminim, çünkü ayakkabıları vardı, biraz kum biraz toprak, biraz da parlak, hepimiz gibi ayakkabıları vardı. Kimileri evde de ayakkabı giyiyor ama. Gregor yavaş yavaş yatağından doğruldu. Kitap mı okuyorsun yine. Evet bir böceğin insana dönüşmesini anlatıyor. Ben olsam tam tersini yazardım. O da tam tersini yazmış zaten. Yine bir kısırlık var o zaman. Evet yine bir kısırlık. Yalnız kalışımızın sebebini açıklamaya çalışıyor bu böcek bize galiba, değil mi gregor? Duymaz seni, işittiği felan da yok çünkü artık bir böcek değil o. Böcekken konuşamazsın insanken de duyamazsın, en temel farkları budur. Şoför bey müsait bir yer bulamıyor musunuz, inmem lazım zira işe geç kalıyorum. İyi de sen işten gelmiyor musun zaten dedi güzel kız. Asılıyordu. Dikiz aynasına asılıydım. Siz yine de müsait olunca haber verin olmaz mı? Şu kaldırım müsaitti aslında, ama nedense indirmediniz. İnmeyiniz beyefendiciğim. Şoför Bey bizim yatağın oradan da geçiyor muydu bu dolmuş. En iyisi mi siz beni yatağıma kadar götürün. Bizi götürün. Zil mi çaldı sanki, Döndü Yenge kısır getirmiştir, aç kapıyı şoför bey...
Oğuz ATAY
Tehlikeli Oyunlar
Yatağımdayım, odamdayım, evimdeyim, sokak kapısını açmayacağıma eminsiniz, evden dışarı adımımı atmayacağıma, odadan çıkıp su almaya bile gitmeyeceğime, bu yataktan çıkmayacağıma, kapıyı... Tamam sus. Ama orada bir tümsek oluşturdum sanki, ya da iç bükey bir şey, bir ayna. Ne diyorsun yine sen, iç bükey ne demek? Odadan başlıyor, yine odaya dönüyor, onu diyorum. Kısırdöndü diyorlar ona. (:)) Gülüyorsun yine. Kısır yemeyeli ne uzun zaman oldu değil mi? Evet. En son Döngü Yenge yapmıştı. Döngü değil kör olasıca Döndü. Gülme... Dolmuşun dikiz aynasına asılı geldim bugün, öyle sıkış tıkıştı ki... Yine anlatacak bir şey bulamıyor ve minibüs hikayelerine başlıyorsun: Tüm teyzeler bisssmillahi... diyerek biniyorlarmış minibüse de, yaşlılara yer vermemek için uyur taklidi yapıyormuşsun da, bir keresinde şoföre senden çok daha yakın olmasına rağmen kızın biri taa arkada duran sana "şunu şoföre uzatır mısınız beyefendiciğim" demiş de (bunun bir asılma vakası olduğuna inanman çok saçma geliyor bana hala), sonra yine bir keresinde adamın biri aynaya asılı... Bunu daha şimdicek anlattım, adamın biri dediğin de benim. Tüm gün evdeydin oysa, ayna, minibüs... Tam 20 gün ve 4 yıldır yatağın içindeydi, ve bağdaş kurmuş oturuyordu kirli ve ter kokan döşeğinin üzerinde. Acaba kokuyor muydum, ondan mı kaçıyorlardı benden? Koltuk altlarım ağrıyordu benim çocukluktan beri, ondan çekinirdim hep traş etmeye, halbuki bir parföm kullansan bunların hiç biri olmayacaktı. Yok artık, sırf bu yüzden mi bu haldeyiz? Saçmalıyorsun. En son dışarı çıktığımda hava pek terlemeye müsait değildi. Hava terler mi hiç. Terletmeye değildi. Sen hep terlersin, bırak havaya suya bok atmayı. Parföm kullansaydım demek... Saçmalama. Kapı felan çalmayacak ve sen bunu bilmene rağmen gözünü kulağını hep kapıda tutuyorsun. Döngü yenge olsa açardı kapıyı, döndü lanet... Sonra kapı gene kapanır, sonra gene açılır; kapıyı açar mısınız şoför bey inecek var. Işıkları geçeyim müsait bir yerde açarım. Kapı açılıyor, 90 derecelik bir açıyla açılıyor. Kapanırken açıyla değil de gıcırtıyla kapanıyor, 360 derecelik gıcırtılar. 360 derece, kısır döngü gibi bir şey oluyor. Döndü Yenge'nin hiç çocuğu olmadı, kısır değildi gerçi ama sonuç aynıydı. 40 gün mü oldu dışarı çıkmayalı, ne önemi var günün sonuç aynı işte, dışarı çıkılmıyor. Sen dışarı çıkmayınca kimsenin dışarı çıktığı felan da olmuyor. Sırf ben dışarı çıkmıyorum diye herkes eve hapsoluyor ama bu haksızlık. Peki ya o dolmuşlar, saçmalıyorsun yine. Kimse dışarı çıkmasaydı minibüsler dolmuşlar neden sabah akşam mekik dokusunlardı. Sonra bana asılan o kız kesinlikle dışarıdaydı. Eminim, çünkü ayakkabıları vardı, biraz kum biraz toprak, biraz da parlak, hepimiz gibi ayakkabıları vardı. Kimileri evde de ayakkabı giyiyor ama. Gregor yavaş yavaş yatağından doğruldu. Kitap mı okuyorsun yine. Evet bir böceğin insana dönüşmesini anlatıyor. Ben olsam tam tersini yazardım. O da tam tersini yazmış zaten. Yine bir kısırlık var o zaman. Evet yine bir kısırlık. Yalnız kalışımızın sebebini açıklamaya çalışıyor bu böcek bize galiba, değil mi gregor? Duymaz seni, işittiği felan da yok çünkü artık bir böcek değil o. Böcekken konuşamazsın insanken de duyamazsın, en temel farkları budur. Şoför bey müsait bir yer bulamıyor musunuz, inmem lazım zira işe geç kalıyorum. İyi de sen işten gelmiyor musun zaten dedi güzel kız. Asılıyordu. Dikiz aynasına asılıydım. Siz yine de müsait olunca haber verin olmaz mı? Şu kaldırım müsaitti aslında, ama nedense indirmediniz. İnmeyiniz beyefendiciğim. Şoför Bey bizim yatağın oradan da geçiyor muydu bu dolmuş. En iyisi mi siz beni yatağıma kadar götürün. Bizi götürün. Zil mi çaldı sanki, Döndü Yenge kısır getirmiştir, aç kapıyı şoför bey...
11.1.07
arızalı hikayeler (2)
yazılmamış hiç bir şey yok galiba yoksa sen eminim o yazılmayanı bulabilirdin. beni çok önemsiyorsun gibi geliyor. yoo hayır seni önemsemiyorum hem yazı yazmanın neresi önemli. beni önemsememen de aptalca değil mi. neden sevgilin olduğum için mi? evet sevgilimin beni önemsemesi lazım gibi geliyor bana. haklısın ama önemsemiyorum seni. evet geçen gün beraber yürürken birden yolun karşısına geçmenden anlamalıydım bunu. daha başka şeylerden de anlayabilirdin. mesela. mesela duvarımda senin resmin yok. haklısın şu piçin resmi gözlerimin içine bakıyor sürekli, ama ben hiç bir soktuğum duvarda asılı değilim. şimdi seni somutlaştıramıyorum dememin hiç bir anlamı kalmayacak, çünkü sen o salak çerçevenin içindeki bir ölüyü hazmedemiyorsun. senin benden başkasını gözlemeni dinlemeni düşünmeni hazmedemiyorum doğru. seni bekledim yıllarca, senin için çocukluğumdan vazgeçmeye razı oldum, seninle yattım, sana verdim ulan hala neyi hazmedemiyorsun. sen hastasın. sen hastasın. ( kişi karmaşası yok ikisi de hasta) bir de çocuk getirdik dünyaya sanırım o hastalığın kendisi olmaya aday. lanet olsun, hadi kalk birimizden birinin ölmesi gerekiyor. haklısın galiba. önce tespit etmemiz gerekiyor. hakkaniyet mi arayacağız. yoo hayır. bildiğin rus ruleti yani. evet. çevir o zaman. çeviriyorum. bak nasıl da hızlı dönüyor yavşak. nerede duracak. durmuyor deniz. durmuyor evet. neden durmuyor. karşısında duracak öldürecek bir beden bulamıyor galiba. o zaman şu resme ateş edelim. olur. biz birbirimizi çok mu seviyoruz deniz. galiba öyle canım.
10.1.07
huzur
Balık avı sürüp gitmekte köprü üzerinde, kimisi oltalarını hazırlamada hala. Kafamı bir saniye kaldırıp saraya doğru bakıyorum, nemli bir boğaz rüzgarı gözlerimi yaşartıyor. Elimde cıgaram, kafamda püsküllü şapkam ve yine sapsarı kesildiğine emin olduğum yüzüm. Bir balıkçı gibi giyindiğimi fark ediyorum. Balıklar, bu akşam şu sarı saçlı çocuğun karın tokluğuna ilaç; yahut günah çıkaran bir rahibi andıran bir rakı masasına meze olmak üzereler. Sudan çıkmış balıklar işte bunlar. Yüzlerce, binlerce insan işte bunlar. Bu kadar insan; bu kadar balık; nerden gelir nereye gider? Galata Köprüsü’nün üstü altı duman altı ve ben dumanın üstündeyim. bayanlar baylar içmekteler tütünleri, silkelemekteler külleri. Bu kadar kül nereye giderse, bu kadar insan da oraya gider…
Az ileride bir ihtiyar; göz kapakları kıpkırmızı kesilmiş. Belli ki geceyi uyuyarak geçirebilen çoğunluktan değil. Yaşlılık nedir bilmem, ama uykuyla bir ilgisi olmalı.Bir müddet daha ihtiyara bakıyorum. Yatsam diyorum, yatsam şimdi ve sonra bir daha hiç kalkmasam…
Az ileride bir ihtiyar; göz kapakları kıpkırmızı kesilmiş. Belli ki geceyi uyuyarak geçirebilen çoğunluktan değil. Yaşlılık nedir bilmem, ama uykuyla bir ilgisi olmalı.Bir müddet daha ihtiyara bakıyorum. Yatsam diyorum, yatsam şimdi ve sonra bir daha hiç kalkmasam…
7.1.07
tanımsız
Bazen, ama sadece bazen -o bazenler de çok küçük önemsiz zaman dilimlerini tanımlıyor- bir anlığına sadece ama, hani milyarda biri kadarlık bir parçasını düşünün bir saniyenin, bir saniyenizi dahi alamayan bir anlığına sadece, göz açıp kapasan o kadar kısa sürmez yani, işte o kadar kısa bir zamandan bahsediyorum bazen derken. Bazen, benim, birini şu dev sarı binanın arkasından kafasını çıkarmış bana gülerken gördüğüm oluyor. Ellerini de gördüğüm oluyor sanırım, ama belki de onlar elleri değildirler, anlayamadan kayboluyor. Sonra her defasında çıkıyorum o binanın tepesine, sonra iniyorum etrafını turluyorum tüm gün boyu. Gözlerimi sımsıkı açıyorum, gözlerimi kırptığım o küçücük zaman dilimine denk gelir de onu göremezsem diye çok korkuyorum, rahatsız huzursuz oluyorum, sırf bu yüzden küçük mandallar takıyorum göz kapaklarıma. Biri işte, çirkin saçları sanki yok kadar var, görebildiğim herşey bu kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)