Ne benden nefret ediyorlar
Ne de ben çok seviyorum birilerini
Bir kelime bazen o kadar anlamlı olabiliyor ki, peşine düşüyorsun. Arıyorsun her yerde; anlattıkça anlıyorsun.
Ne aşk, ne ülke gündemi, ne hastalık
Gece bir telefon gelince geç saatte, birini son kez öpemeden gitmiş olabileceğini hissediyorsun.
O denli anlamlı ki geri kalan her şey anlamsızlaşıyor.
Bir korkaklık, duygusal bir zayıflık değil bu anlattığım, hem ben kimim ki anlatacak.
Bir ağacın gövdesinden kollarımı doladığım, bir hayat geçti gidiyor. Kaldırıp gökyüzüne diktiğim gözlerimle binlerce yaprağın hışırtısı sûr gibi üflüyor kulaklarıma.
Kalabalık sımsıkı örülmüş ağaçlar; yere bile düşemiyor, ayakta kalıyor senden geride kalan.


Bugün sensiz bir günden farklı olacaktı. Yokluğundan, ya da başka her neyse, şikâyetçi olmayacaktım. Ne eksik kahvaltı, ne soğuk çay; ne de sokağa her adımımı attığımda beni aptala çeviren bu arsız rüzgâr beni yakındırabilirdi. Saçlarım dağılacak gibi uzun değildi ve savrulacak kadar zayıf da değildim artık, o halde rüzgârı umursamamak için nedenlerim vardı.
İlk önce her şey aynıydı. Kalktım, yatağı topladım. Sonra tıraş olmak için banyoya girdim. Her şey şaşılacak derecede aynıydı hala. Aynaya bakarken bir yüzüm varmış gibi davrandım yine. Bir an sen sandım kendimi ve korkuyla bekledim yüzümün tekrar belirmesini. Bende unuttuğun fırçanla dişlerimi fırçaladım. Musluğu açmak için ellerini aradım, tıraş olurken omzumun üstünden bakan gözlerin aynada beliriverdi bir an. Parlak iç çamaşırların, siyah kedili süveterin kirli sepetinde ışıl ışıl duruyorlardı. Çamaşır makinesi hatıraları da temizleyebilecek miydi? Belki bir sobanın acımasız alevi onlar için daha kalıcı bir çözüm olacaktı. Kahvaltıda sen varmışsın gibi tek bardak çay doldurdum. Çünkü sen zaten çay içmezdin ve sonra sana az şekerli bir kahve yapıp kendim içtim. Her zaman senin kendine aldıklarına ve yaptıklarına sulanmaz mıydım?
Sonra sokağa ürkerek adımımı attım. Şikâyet etmeme oyunum bu ürkekliğimi affettirecekti. Önce rüzgârı öptüm yanaklarından; bir elimde dergilerim, bir elimde sigaram salındım sahil boyu, böylece ellerim boş kalıp seni aramadılar. Bir banka oturdum, yanıma birkaç kedi yanaştı, kucağıma alıp sevdim tekir olanı, konuştum sonra hepsiyle. Soğuktan yakındılar; tam haklısınız bu sene havalar erken soğudu diyecektim ki, vazgeçtim. Beyaz, sarı, siyah tüyler ceketimin her yerindeydi, umursamadım. Kucağımda tekirle sahil boyu yürümeye devam ettim.
Birkaç kitap aldım tezgâhtan, bir tanesini sesli sesli okudum bir parkta. Kelimelerin canlandığını hissediyordum yüksek sesle okurken. Biliyordum ki o kelimeler canlanıp gitmeleri gereken yere varıyorlardı. Araba dediğimde bir adam kornaya basıveriyordu, acı dediğimde bir at kırbaçlanıyordu. Kitabın bir yerinde kızıl bir sincaptan söz ediliyordu. Birkaç paragraf sonrasında ise bu sincabın ölümü anlatılıyordu. Ben ölüm kelimesini okumuyor ve atlıyordum. Biliyordum ki ölüm denen şey sadece bilinçle ilgiliydi. Bu yüzden delirmeyi istedim o parkta o an. Bilinçsiz bir deli. İnkar etmeyen deliliği kabullenen bir deli bile olabilirdim. Seninle delirmekten sık sık söz ederdik. Bir delinin bakışlarının doğallığı ve bu doğallığın verdiği gerginlikten. Belki insanlar doğallıktan bu kadar korkmasalardı en değerli en yüce şahsiyetler o delilerden çıkardı. Kim bilir belki de zaten böyleydi.
Kitapları bir ağacın altına üst üste koyup oturdum, başıma bir elma düşseydi belki her şey daha gerçek ve alışılmış olacaktı; ama ben en fazla yarım saat kestirdiğim o ağaç dibinde birkaç azman köpeğin hırlamasıyla uyandım ve yer çekiminin artan kilolarımla bir olduğu bir durumda can havliyle ağaca zor tırmandım. Ağaca tırmandıkça yukarda esen güzel kokulu rüzgârı duyumsadım. Hayır, bu benim balkonumda esen o kaba rüzgarla hiç benzeşmiyordu. O an orada olsan ağaca tırmanarak bu hayattan kaçabileceğimiz bir hayal kurabilirdik. Hayallerin bile vergilendirildiği sınırlandırıldığı bir dünyada yaşamak kimin fikriydi. Hangi densiz bizi buralara atıvermişti. Dört duvar arasında geçirdiğimiz bu hayatlar aslında hangi sınırsızlığın uzamlarıydılar.
Ne yapayım yine döndüm dört duvar arasına başım önümde. Hiçbir şey değişmiyordu senin olmadığın bir günün özetinde. Sadece sen olmuyordun içinde ama her şey aynıydı. Eve dönerken merdivenlerle hala yukarı çıkmak gerekiyordu. Kapılar hala gıcırdayarak açılıyor ve ev hala çürük bir insan kokusu yayıyordu. Evet çürüyordum. Günden güne azalıyordu parlaklık. İçinden senin eksildiğin bu dünyayı tersyüz edip, içinden bu dünyanın eksildiği bir sen yaratmak isterdim. Belki de sen bunu yapmıştın ve içinde benim olmadığım bir dünyayı tercih etmiştin.
Senden bana en son bir fotoğrafın kalmıştı o melankolik şarkılardaki hikâyeler gibi. Ben de yine o şarkıların etkisinde kalmış olacağım ki orasından burasından yırttım fotoğrafı. Önce paramparça ettim, sonra tekrar birleştirdim ama neden bilmem bu yapboz oyununda yüzün hiç de eskisi gibi çıkmadı karşıma. Ya gülüşün eksik kalıyor, ya gözlerin eskisi gibi ışık saçmıyordu; ya ben sana yabancılaşıyordum ya da sen başkasının oluyordun. Şimdi o fotoğrafa bakıp sana uzun bir sitem etmek isterdim. Ama dedim ya bugün hiç şikayet etmemek için söz verdim.
Kime? Kendime.
*DW*
Bu aralar kitaplar hakkında yazmak iyi olacak, biraz beklemek için bendekileri. Yabancıyı uzun bir süre sonra tekrar okudum. Bir kere daha diyebilirim ki karmaşıklığın bu kadar basit ve bireye indirgenerek kaleme alınması beni büyüledi.
Yabancı'nın hemen giriş cümlesiyle, insanı sarsan bir merak yaratması kitabın düşünceye ve ele tutunmasını sağlıyor: "Annem ölmüş bugün; belki de dün bilmiyorum."
Aldığı bu haberle Mersault bu garip öyküyü başlatıyor. Mersault haberi aslında gayet "samimi bir sakinlik"le karşılıyor. Bu hemen romanın başında karakteri ilginçleştiriveriyor. Bu noktada Camus'nun kitabın hemen başında elindeki yayı iyice gerdiğini söylemek mümkün.
Mersault; iç konuşmalarında hayattan bir beklentisi yok gibi görünse de, gündelik de olsa mutuluğun peşinde olan bir adam. Aslında böyle mutlu olabileceği bir günde, annesini kaybettiğine ve o prosedürler gereği eğlenemeyeceğine hayıflanabiliyor.
Onun uykuya olan eğilimi, dünyadan sıkılmışlığın bir göstergesi. Gözlerini kapadığında her şeyin biteceği bir anı yaratabileceğini düşünüyor. Onu sıkan olaylar ve insanlardan büyük bir sabırsızlıkla uzaklaşmak istiyor, tahammül edebileceği aşikarken.
Mersault etrafındaki insanların sıkıntılarını, hislerini çok fazla ciddiye almamakla beraber, onları küçümsemiyor da, sadece herkesin dünyaya onun gibi ciddiye almadan bakabilmesini arzuluyor. Aslında çok sık kullandığı Bence Bir deyimi bunun işaretidir: Sevgilim olsa da bir olmasa da, annem olsa da bir olmasa da. Arkadaşı Raymon'ın sorununua eğilirken de, Marie'nin ona olan ilgisini öğrendiğinde de bir boş vermişlikle harekete geçiyor. Ama boş vermişlik de olsa yine bir devinime dönüşen bu durum iyiniyetten daha çok zamanın içini doldurma amacına sahip gibi.
Mersault, davasına konu olan cinayeti de yine hiçbir amaca hizmet etmeyecek bir şekilde işliyor. Karşısındaki Arapla hiç bir kişisel düşmanlığı olmadığı halde ve bu adamın arkadaşı Raymon'la olan husumetini de hiç umursamadığı halde bu adamı öldürüyor. Dahası bir hınçın boşalmışlığını simgeler şekilde yerde yatan cesede kurşunlar sıkmaya devam ediyor. Sanki o an tüm sıkıntılarını yerde yatan Arap simgeliyormuş gibi.
Romanın sonuna doğru papazla yaptığı konuşmalarda işlediği cinayetten ötürü pişmanlık duymasa da eski hayatını devam ettiremediği o hücrede özlemle dışarıyı andığı oluyor.
Romanı okurken Kafka'nın davasına takılıyor aklım. Simgesellikle örülü bir suçtan yaratılmış Dava'ya karşın, gerçekçi ve gündelik sıkıntılarla örülmüş bir dava. Mersault sürekli sanık olmanın ve müvekkil olmanın arasında gidip geliyor. Avukatının mesleki kaygıları nedeniyle, onun düşüncelerini hiçe sayarak yaptığı savunmayı gülünç bulurken, ara ara avukatın bu müstakil düşüncelerine karşı çıkmak ve ona hayır ben böyle demezdim diye çıkışmak istiyor.
Dava süresince ve davanı aleyhinde sonuçlanmasının ardından hücresinde geçirdiği günlerde Mersault yaşamın tek düzeliğini kabul ediyor. Dışarıdaki yaşamla içeridekinin bir farkı olmadığını ve dışarıda tek bir gün dahi geçiren birinin bir hücrede bu anılarıyla bir ömür yaşayabileceğini iddia ediyor.
Mersault çarptırıldığı ölüm cezası sonrasında kendini ölüme yakıştıramıyor. Kendini ölüm anında hayal edemiyor. Keşke bir kaç idam izleseydim diye kızıyor kendine.
Bu tüm tepkileri ve düşünceleriyle Mersault olağandışı bir karakter. Toplumun kabul edemeyeceği kadar farklı. Hiç bir zaman rol yapmayan, içinden geldiği gibi davranan biri. Aklından geçen her şeyi yapıyor neredeyse ve aklından geçenlerin tanığı olamayanlara ise kendilerini bir kenara bırakıp onu kolayca ayıplama şansı doğuyor. Annesinin ölümüne üzülmemesi bu nedenle işlediği cinayetten bile daha önemli bir yargılama noktası oluveriyor.Dava sırasında savcının soruları öyle bir hal alır ki, cinayet değil de annenin cenaze töreninde yaşananlar birincil konuma gelir.
Toplum neden böyle düşünür o halde? Çünkü insan bir yakınının hele ki annesinin ölümü durumunda üzülür (üzülmelidir), böyle bir üzülme istemdışıdır ve elbet böyle ise samimidir. Oysa insan böylesi anlarda, benim şu an üzülmem gerekiyor deyip de üzülebilir. Bu samimi olmayan bir durumdur. İstemdışı üzülen insan, istemdışı acıkıyor, gülüyor, üşüyordur da. Mersault ise istemli bir şekilde üzülmez gibi görünür; yine cinayetten ötürü istemli bir şekilde pişman değildir ve istemli bir şekilde tanrıyı da reddeder. Bu nedenle normal insanlar için o nefret edilesidir,dışlanasıdır, yabancıdır. Onun bu haliyle bu dünyada yeri yoktur. Ya gözlerini kapatıp uykuya dalacaktır, ya da öldürülecektir.
Mersault dünya üzerindeki herhangi bir iklimde yaşayabilecek biri değil, ancak bir filozofun kafasında yaratılabilir. Felsefesini mutluluk düşüncesinin ve umudun boşunalığı üzerine kuran ama umudun ve mutluluğun ölümle sonuçlanacak bu saçmalıkta yine de peşinden koşulabilecek yegane amaç oduğunu bilen bir filozof.
*denniswarhol*
ölümden konuşmak istemiyorum
kanın çekilişinden, ışığı sönen gözlerden, pelteleşen ruhlardan
bir berberin süpürgesinde birleşen sarı siyah saç tellerinden mesela
bir deniz kumuna düşen sigara külünden
bir heyecan anında ağza alınan tırnak uçlarından
burcunu bir sabah gazeteden okurken kahvesini yudumlayan bir ihtiyar kadından
sevgilisinin koltuk altında dünyanın en güzel kokusunu bulan bir adamdan
karın boşluğunda yeşeren bir ömürden
ve yaşlı bir ağacın gölgesinde karnını doyuran bir serçeden
savaş yerinden sağ salim kurtulan bir askerin gizli sevincinden
ölüm anını pişmanlıkla yaşayan bir başka askerden
hayır ölümden konuşmak istemiyorum
bir yaranın ıslak çaresizliğinden
bir kurşunun delip geçtiği insan derisinden
toprağa karışan kanla beslenen karınca sürülerinden
yemyeşil bir sabaha huzurla uyanan yaylalardan mesela
yaprak uçlarındaki suya uzanan güvercinlerden bir yaz günü
avuçlarında bir demet papatyayla annesini arayan kız çocuğundan
meme uçlarını ısıran bir bebeğin dişlerinin beyazlığına karışan süt damlalarından
sonra mutlulukla yaşlanan insanların yine çaresizliğinden
toprağa aşık bedenlerden
yorulan bacaklardan, sırtlardan, ağıran dizlerden, topuklardan
artık hazırım diyen ihtiyar suratlardan
hayır ölümden konuşmak istemiyorum
mezartaşlarına yazılan ucuz dörtlüklerden
bir şairin en güzel şiirinden mesela
elinde bilgelikle tuttuğu kaleminden bir yazarın
kağıda sürtünen kalemin hışırtısından
bir sonraki kelimeyi düşünen o akıldan
ve göz torbalarında taşınan umutlardan sızan yaşlardan
hoş sohbet arkadaşlardan, yalnız bırakmayan dostlardan
belki biraz da yalnızlıktan konuşmak istiyorum yalnızlıktan
bir tabut kadar tek kişilik, bir oda kadar dört duvar
merdivenden düşer gibi acılı
parmak uçlarından yürür gibi sessiz
kapıdan sığmayan bir yatak kadar geniş
bir kenar motel gibi izbe yalnızlıktan
sizi sonunda kafanızı kaldırsanız bir tahtaya vuracak kadar çaresiz bırakan
yalnızlıktan ve ölümden
ikisinden de konuşmak istiyorum
biliyorum ikisinden de kaçamıyorum
"dennis warhol"
"dennis warhollunaparktan esinlenerek"
Dünyanın yabancısı ruh;
Şimdi bir manzara hayal ediyor; aklında bir deniz var ve denizin üstüne cenneti seren bir mavi gök. Gökyüzü kendini bu dalgasız aynada görmekten memnundur herhalde. Hafif bir esinti denizden sahile doğru koşuşuyor ve rüzgâr göğsündeki tere serin serin üflüyor. Elinin altında taze meyveler, kırmızısı kırmızı sarısı sarı… Meyvenin üzerinden bir su damlası süzülüyor sepetin zeminine doğru. Sırt üstü uzanmış beyaz bir mermere, ne belindeki ağrı ne de kıçındaki sivilcelerin acısı var. Aldığı her nefeste ciğerleri daha derinleşir gibi sağlıklı. Sanki ilk günü gibi ömrünün, ne kadar yabancı her şey. Ellerinin üzerinde tanımadığı böcekler geziniyor, ilk defa böyle garip nağmelerle ötüyor kuşlar. Kalbinin düzenli ritimleriyle pompaladığı kan beynine sakince yollanırken dünya ona hiç olmadığı kadar heyecan veriyor.
Sanki politikacılar henüz doğmamış kadar temiz bir kumsal ve hiç bir para babası daha bir kuruş zenginleşememiş kadar sade bir doğa önünde uzanıyor. Mutluluktaki rahatlık ona özgürlük ve medenilik hissi veriyor. Şimdi rahatlamak için ne tütün, ne afyon; ne alkol, ne de kimyasallar gerekiyor ona.
Hasta olduğu zamanlarda önemsediği anlar geliyor aklına. Bir kaç kadın yine hasta ruhuna denk gelen, nasıl da önemliydiler ve nasıl da çaldılar ömründen... Hayıflanmanın zamanı değil diye geçiyor içinden. Düşkün ve gereksiz coşulan o zamanlar, bitti artık. Gözünü yine yattığı beyaz mermeri aydınlatan güneş alıveriyor. Az ileride yalanıp duran bir kediyi ve kadınların kuyudan çektikleri sularla yıkadığı çocukları izlerken bu dünyada ışığın neden var olduğunu kavrayıveriyor.
Dünyaya olan güvensiz yan: Akıl;
Parmak uçlarında ince bir sızı başlıyor önce, gökyüzünde bir karartı sonra. Saati yok ama günün bitmeye oldukça uzak olduğuna emin. O halde yağmuru beklemeli diyor içinden, üzerindekileri çıkarıp altına uzanacağı anı hayal ederken. Göğün açık görünen kısmına yayılmış kuş sürüsünün bir anda ona doğru dengesizce alçaldığını görüyor. Bir süre sonra kuşların kanat çırpmadıklarını ve cansız bir şekilde yere düştüklerini anlıyor. Kalpleriyle birlikte kanatları da iflas eden bu kuşlar kim bilir onlardan ilham alarak yazmaya çalışan kaç insancığın masasına düşmüştür diyor içinden, sonra yine onların mekanik kanat çırpışlarında bir mucize arayanın o arsız yazarlar olduğunu düşünüp, gülümsüyor.
Akıllarına şaşıyor insanların ve kendinin. Dertleri hep yaşatmak olan insanlar ve dertleri hep yok etmek olan insanlar var. İkisine de şaşırıyor ve aklını alması için tanrıyla konuşuyor:
" Senin verdiğin akılla varlığıma karşı çıkıyorum. Ben yaşama sarıldıkça, her şeyin öldüğüne şahit oluyorum. Yaratıların güzel ama ölümlü; varlığım hissedilebilir olsa da geçici. Sarılacak bir şey bulabilirsem, hemen sarılıyorum. Sonra kollarımın arasında esen rüzgârla uyanıyorum. Her şey senin bize verdiğin mutsuz hayatı kabul edemeyişimizde gizli biliyorum”
Sonra akıl ve ruh, aynı deniz ve gökyüzü gibi karşı karşıya duruyorlar. Akıl ruhu inkar ederse kendinin de anlamsızlaşacağını fark ediyor ve onun tanrıyla olan, tarihin en karmaşık monologu böylece sona eriyor.
**DW-aver-**